İçinde Sıkışıp Kaldığımız Hayatlar
Varlık Dergisi, Aralık 2008

(Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın: Jonathan Safran Foer. Çeviren:Algan Sezgintüredi – Siren Yayınları; 394 sayfa)

“Doğan her şey ölmek zorundaydı ki bu da hayatlarımızın gökdelenlere benzediği anlamına geliyordu. Duman farklı hızlarda yayılıyordu ve bizler içlerinde sıkışıp kalmıştık.”

1977 doğumlu Jonathan Safran Foer, Amerikan edebiyatının yeni ve ilgi çekici kalemlerinden biri. İlk romanı Everything is Illuminated ile edebiyat dünyasına sarsıcı bir giriş yapan bu genç yazar, Granta’nın 2007 yılı En İyi Genç Amerikan Yazarları seçkisinde yer almış ve Guardian İlk Roman Ödülü’ne layık bulunmuş. İlk romanında Ukrayna’ya yaptığı yolculuk üzerinden Yahudi soykırımını yenilikçi bir dille anlatan Foer; zeka pırıltıları ve insancıllıkla ışıldayan ikinci romanı Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da kullandığı doludizgin tempo ve zengin anlatım teknikleriyle dikkat çekiyor.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, iletişimsizlik, toplumsal şiddet, yalnızlık ve arayış temalarıyla beslenen bir roman. Romanın kalbinde yer alan anlatıcılardan Oskar Schell, babasını bir tesadüf eseri 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş, hayat ile oyunları ve icatlarıyla baş etmeye çalışan dokuz yaşında bir çocuk. Oskar’ın babasının eşyaları arasında bir anahtar bulmasının ardından çıktığı ve New York şehrinin farklı açılımlarına varan keşif seferi üzerinden Foer, hümanizma dozu yüksek bir anlatıyla insanlık serüveninin karanlık noktalarının tümüne, Dresden Bombardımanı’ndan Hiroshima’ya değin uzanarak eğiliyor. Yer yer Italo Calvino’yu çağrıştıran muzip bir dinamizm ve Paul Auster’ın “aydınlık” anlatılarından izler taşıyan bir iyimserlikle, Foer hayatı kurguyla, kurguyu hayatla birebir kaynaştırıyor.

Kaybettiği babasının ardından bulduğu gizemli anahtarın New York şehrinde açabileceği milyonlarca kilidin peşine düşen Oskar’ın sesi, farklı anlatıcıların varlığına rağmen kitapta en baskın olanı. Oskar, merak duygusuyla beslenen, çok okuyan, çok düşünen, çok konuşan ve Stephen Hawking’den, Ringo Starr’a ve Jane Goodall’a uzanan bir yelpazede yer alan ve ilgisini çeken kimselere mektuplar yazan, rastladığı ilginç şeyleri saklayan, yaşadığı anları fotoğraflarla belgeleyip “Başıma Gelen Şeyler” adlı defterinde biriktiren, coşkulu ve coşkulu olduğu ölçüde hayat karşısında dehşet duygusuyla dolu, sıradışı ve hassas bir çocuk. 11 Eylül günü bir tesadüf eseri İkiz Kuleler’de bulunan babasının ölümünün ardından Oskar, olaydan bir yılı aşkın bir süre sonra babasının eşyaları arasından bulduğu zarfın içinden çıkan minik anahtar ve Black yazısının kılavuzluğunda, New York şehrindeki tüm Black soyadlı kişileri taradığı ve anahtarın açacağı kilidi aradığı bir sefere çıkıyor. Bu tuhaf serüven, hayatlarına dokunduğu insanların öyküleriyle besleniyor ve Oskar’ın anahtarından giderek uzaklaşıp, küçük çocuğu hikayenin başlangıcına, yani babasının mezarının başına taşıyor. Ancak değişmiş, dönüşmüş ve babasının anısı da dahil olmak üzere kendi dünyasını da dönüştürmüş olarak. Öyle ki serüvenin sonunda boş mezarın içi, söylenememiş sözler, gönderilmemiş mektuplar ve yaşamın tüm korkunçluğu ve güzelliği ile beraber sunduğu olasılıkların toplamıyla dolup taşıyor.

Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da temel olarak iletişimsizliği konu ediyor. Ve iletişimsizlikten yola çıkan bu romanda, fotoğraflar, dizgi oyunları, boşluklar ve üst üste geçmiş metinler yardımıyla, alışılmış düzyazı formuna kimi yerlerde aykırı bir sembolizm kurarak, içinde yaşadığımız dünyanın dehşetini ve güzelliğini paylaşmakta ne denli beceriksiz olduğumuz gerçeğini gözler önüne seriyor. Romanı roman formu dışında, Oskar’ın “Başıma Gelen Şeyler” defteri benzeri bir mantıkla neredeyse bir insanlık tecrübesi kaydı olarak tasarlayan yazar, söylenmemiş sözleri, satır aralarını ve anlaşmazlıkları; dizgi oyunları, görseller ve boş sayfalar üzerinden anlatıya ait temel parçalar haline getirmeyi başarmış. Kimi zaman sözün yetersiz kaldığı, yaşamın ağırlığının tüm gücüyle insanı ezdiği ve büyük katliamlar ya da kayıplar atlatanların suçluluklarından asla kurtulamadığı bir dünyada, Foer, bir küçük çocuğun merak ve çaresizlikle dolu yaşam duruşu ve sıradışı anlatım teknikleri yardımıyla ince ince, dantel gibi işlenmiş bir insanlık tecrübesini anlatısını oturttuğu ana zemine dönüştürüyor.

İletişimsizlik, olan bitene şahit olmakla yükümlü olduğumuz dünyada belki de insana verilmiş cezaların en büyüğü. Roman, Oskar’ınkiyle paralel olarak anlatılan Dresden Bombardımanı’ndan kurtulmuş yaşlı çiftin öyküsüyle de bu temanın altını şiddetle çiziyor. Bombardımandan kurtulduktan sonra konuşmayı bırakıp sadece yazı yazarak iletişim kuran adam ile ona adeta bir akrabalık bağıyla tutunan kadın, içinde bir türlü var olamadıkları ortak hayatlarında, yaşam alanlarını yavaş yavaş “hiçbir şey” yerlerine dönüştürüyorlar. Eski yaraların yerine yenilerini ekleyerek yaşamla uzlaşmaktansa, hayatta kalmış olmalarını reddedercesine kendi sessizliklerine ve boşluklarına gömülüyorlar. Suskun adam her gece üzerinde uyudukları çarşafları yazılarla doldururken; kadın, aylarca oturup yaşam öyküsünü yazdığı kâğıtları adamın önüne koyuyor: bomboş olarak.

İetişimsizliğin yanı sıra, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da ses teması da oldukça önemli.
Ses, birebir yaşamın içinden yükseliyor ve söylenmemiş sözler, yaşam akışına zıt çıkmazlara vesile oluyor. Bir yanda konuşmamayı ve çevresiyle iletişimini bir yerlere karaladığı cümlelere ve avuçlarına yaptırdığı “evet” “hayır” dövmelerine indirgemeyi seçen yaşlı adam, diğer yanda Oskar’ın Black soyadlı kişileri tararken tanıştığı ve duyma cihazının düğmelerini yıllar önce kapatarak etrafındaki seslere duyarsız yaşamayı seçen, yüz yaşını devirmiş adam… Bu iki karakter de, yaşama sesle dahil olmayı ya da yaşamın sesini duymayı reddettikleri çözümsüz noktalarda, akıp giden hayata karşı kapattıkları kapıları roman akışı içinde farklı biçimlerde aralamaya teşebbüs ediyorlar. Kimi yerlerinde satırların üst üste bindiği, anlatılan kadar anlatılamayanın da anlatının bir parçası haline geldiği bu romanda, Foer’in duruşu umuttan ve insancıl olandan yana.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi. Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

Foer’in becerisi, Hiroshima’dan Dresden’e ve 11 Eylül saldırılarına dek uzanan bu geniş açılımlı romanda insancıllığı ön planda tutarak yaşamın dehşetini ve güzelliğini bir arada ve iç içe geçmiş şekilde yansıtabilmesi. Konu aldığı insanların hayatlarındaki teğetlerin, çıldırtıcı tesadüflerin ve kan bağı ile kurgulanmamış akrabalıkların ötesinde, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yaşama sevinciyle dolup taşan bir roman. Birdenbire havalanıp, Oskar’ın tabiriyle aşırı gürültülü bir şekilde ve inanılmaz yakından geçerek doludizgin kanat çırpan bir kuş sürüsü misali, yaşamın insanı alıp önüne katan, tüm yaraların ötesinde kendi döngüsü içerisinde kanatlanmaya zorlayan ışığı, formlara meydan okuyan bu anlatıda sayfalardan dışarı taşıyor. Ve aydınlattığı yerde insanlık tarihi boyunca tanık olunmuş büyük kötülükler, derin acılar ve onulmaz yalnızlıklar; masallar, hayaller ve icatlarla buluşarak, hiçbir şeyin siyah ve beyazdan ibaret olmadığını ve tüm karanlıklara rağmen yaşamın gölge oyunlarında ne denli becerikli olabileceğini gösteriyor.

Sanem Sirer