Üç Harften İbaret Bir Kelime

“Birbirimize yazabiliriz; bizi böylesi masum bir zevkten mahrum etmiş değiller. Bize kalan, düşmanlarımızın hainlikle bizden çalamayacağı tek mutluluğu ihmal etmeyelim… Mektuplar benim gibi yalnız biçareleri avutmak için türetilmiş olmalı.” (Eloise’in Abelard’a mektubu)

Mektup yazmak, yani bir başkasına hitaben kâğıt üzerinde kalıcılık arz edecek bir beyanda bulunmak; telefon, elektronik posta ve sms aracılığıyla haberleştiğimiz günümüzde nerdeyse demode bir uğraş. Üstelik kâğıdı, kalemi, mürekkebi, zarfı, pulu vs. ile olağanüstü bir zahmet ve özen de içeriyor. Aşk mektubu yazmak ise, sevgililerin tarih boyunca kimi zaman titrek bir el yazısı, kurutulmuş çiçekler, kimi zaman da uğrunda yanıyorum demeye varan izmaritler, mürekkebi dağıtan gözyaşları eşliğinde hissettiklerini kâğıt üzerinde ölümsüzleştirdikleri bir gelenek. Edebiyatta aşk mektubu hem kurgusal hem de birebir gerçek düzlemlerde karşımıza çıkan bir olgu. Abelard ve Eloise’in efsanevi yazışmalarının dışında, Stefan Zweig’ın Meçhul Bir Kadının Mektubu’nu, Oscar Wilde’ın Lord Alfred Douglas’a hitaben yazdığı De Profundis’i, Kafka’nın Milena’ya, Nazım’ın Piraye’ye yazdığı, gerçek yaşamın nerede bitip kurgunun nerede başladığını kestiremediğimiz mektupları da unutmamak gerek.

Üç Harfli Kelime: Aşk, kırk yazarın kaleminden bu koleksiyon için özel olarak yazılmış aşk mektupları içeriyor. Aşk mektubu geleneğinin tarihe karışmasına ramak kaldığı günümüzün hızlı iletişim dünyasında, bu koleksiyonda mektuplarıyla bir araya gelen yazarların ortak özellikleri her birinin son yıllarda göze batan sıradışı edebiyatçılar oluşu. 12. yüzyılda Abelard’dan ayrı düştüğü için zaruretten kendini mektuplarla avutan âşık Heloise’in aksine, yazarlar bu koleksiyonda aşkın farklı kurgusal ve bireysel açılımlarını mektup formunun kişiselliği çerçevesinde keşfe çıkıyor.

Şubat ayının kırmızılı pembeli, parlak ambalajlı cafcafına kıyasla, Üç Harfli Kelime’nin mektupları sade ve gösterişsiz. Kitap, Jonathan Lethem’in kaleminden yazılmış, Mars’ın ağzından Dünya’ya hitaben tutku ve hiddet dolu tehditkâr bir mektupla açılıyor: “…Niye seni istediğimi bilmiyorum bile ve düşünmeme fırsat vermesen iyi edersin.”(S.18) Seçki, Douglas Coupland’ın zarafet ve kalp kırıklığı içinde yazdığı, aşığın arzu nesnesiyle beraber var olduğu iki kişilik evreninden kovularak dünyanın ‘gerçekliğiyle’ yüz yüze gelmesine isyan ettiği mektupla sonlanıyor: “Derler ki, insan âşık olduğunda, gündelik dünyanın yanında ilerleyen yeni bir paralel evrene girermiş… Bence gerçek evren, aşk bitince patlayarak saçılan tehlike; insanın dünyası yıkılıp tutunacak bir dalı kalmadığında ortaya çıkan gerçeklik. Ben şimdi bu gerçekliğin içindeyim.” (S. 226) Üç Harfli Kelime’de aşkın anlamı katmanlı, açılımları geniş… Öyle ki, bizleri aşkın tanımı hakkında yeni baştan düşünmeye zorluyor.

Aşktan bahsetmenin en çetin yanı da bu işte; bu denli iç içe olduğumuz bir terimin tanımının bu kadar güç olması. Üstüne üstlük çağrışımları uçsuz bucaksız bu duygu durumunun son derece değişken oluşu ve zıtlıkları bir arada barındırması tutarlı bir tanım yapmayı zorlaştıran unsurlardan biri. Oysa mektuplar sözcükleri yazıya, aşk nesnesine hitaben bir itirafnameye dönüştürerek bu inişli çıkışlı ve değişken haller içeren duygu durumunun bir kesitini zaman içinde donduruyor; aşkı farklı boyutlarda somut kılıyor.

Zıt uçları bir arada barındırıyor aşk; analitik tanımları alt etmesi de bu yüzden olsa gerek. Üstelik anbean değişiyor, dönüşüyor. Örneğin Üç Harfli Kelime’de Lionel Shriver’ın, seri elektronik postalarla aşkını beyan eden kurgu karakteri Alisha, ‘Tek bir gecenin ardından bütün coğrafyamı alt üst ettin. Metroda eve dönerken bile hissettim bunu; yolcular büyüleyici görünüyor, içimi sızlatan dokunaklı öyküler anlatacakmış gibi duruyorlardı. Renkler bile değişmişti… Sarı o kadar sarıydı, siyah o kadar siyahtı ki anlatamam!’ (S. 30) derken, cevapsız kalan bu iletinin hemen ardından ‘en derin duygularını, en derin özlemlerini ve en canlı tutkularını, bir düzenbazın, bir şarlatanın eline teslim etmiş’ (S. 34) gibi hissettiğini haykırıyor. Aşkın cazibesi de kısmen bu değişkenliğinde, âşığı ‘rezil de vezir de edebilme’ gücünde; bir duygu tsunamisiyle dünyayı dönüştürecek sihre ve kudrete sahip olma hissiyle insanı yücelten suların altında yitip gidebilme olasılığının bu denli iç içe olmasında yatıyor olmalı.

Şairin dediği gibi mutluluk aşkın doğasına ters belki de… Üç Harfli Kelime: Aşk’ın mektupları, ironik, alaycı, coşkulu da olsalar bireyin aşk adı verilen duygusal platformdaki tek başınalığına dikkat çekme hususunda birleşiyor. Margaret Atwood’dan Neil Gaiman’a, Jeanette Winterson’dan Ursula K. Le Guin’e, Hari Kunzru’dan Michel Faber’e uzanan bu seçkideki farklı aşk mektubu örneklerinin ortak noktası aşkın havasını çağımıza özgü bir mesafeden soluması. Öyle bir mesafe ki, âşık ve aşk objesi, Abelard ve Heloise gibi kısıtlamalara tabi olmasalar da birleşecekleri mutlu bir sona çok uzaklar.

Kimisi ironik, kimisi durağan ya da trajik farklı tonlarda yazılmış bu mektupların ortak rezonansı, aşk içindeki bireyin yalnızlığı… Audrey Niffenegger’in Katrina Kasırgası’na gönderme yapan mektubu, selde yiten sevgiliye ümitsiz bir ağıtla yüklü ‘Belki uyandığımda sen ararsın. Belki yoldasındır. Hiç olmadı, rüyamda görürüm seni,’ (S. 207) cümlesiyle tamamlanıyor. Aşkın bireyi yalnızlaştırdığı noktada sefalet de söz konusu; kendi dışında bir şeye tabi olmanın verdiği çaresizlik aşığın mutluluk ve mutsuzluk arası dilemmasını şekilliyor. Leonard Cohen’in kişisel olduğu hissini uyandıran mektubu ‘Bunu ya bir gün yalnız başına okuyacaksın, ya da birlikte okuyacağız’ (S. 212) cümlesi ile sonlandığında, yazarın duygu durumunun sonsuz endişe ve sınırsız umudu aynı anda barındıran, karamsarlıktan optimizme uzanan bir diyalektik çerçevesinde kurgulandığı; dev bir dalganın üzerinde süzülme ve onun altında ezilme olasılığının iç içe bulunduğu yine hissediliyor.

Seçkideki mektuplar aşka geniş bir açıyla yaklaşmanın yanı sıra, âşık ve aşk objesini de kapsamlı bir çerçeveden yansıtıyor. Graham Roumieu’nun mektubu kalbi kırık Kocaayak’ı Noel Baba’ya sitem ederken gösterirken; Mandy Sayer’in tüyler ürperten mektubu küçük bir kız çocuğunun ağzından öğretmenine yazılmış ve ‘Annem artık derisi kötü yüzülmüş bir tavşana benziyor ve bodrumda iyice kokmaya başladı,’ (S. 94) diyerek bitiyor. Sam Lipsyte’ın bir şempanzenin ağzından yazdığı mizah dolu mektup ‘ormanda gezer primatolog bayan’ın ilgisini hak ediyorsa da, grubun alfasının kafasını bozmak için de yeterli. Çocuğun ağzından anneye, ölümün karanlığında yitirilen ve özlenen sevilenlere, öğretmenin kaleminden öğrenciye yazılmış mektuplar da var bu seçkide. Üç Harfli Kelime: Aşk’ta duygu durumunun girift yapısı, aşk objesinin belirlenmesindeki çeşitlilikte de kendini gösteriyor.

Aşkın tanımlarının çeşitliliğine paralel olarak, kırk mektupluk bu seçkideki her bir mektubunun farklı okumalarını da yapmak mümkün elbette… Neil Gaiman’ın kurguladığı pandomim sanatçısı, saplantı haline getirdiği kadına yazdığı mektupta delice bir tutkudan mı yola çıkıyor, yoksa düpedüz tehlikeli bir akıl hastalığının ibarelerini mi dışa vuruyor? Panos Karnezis’in aynalarla donattığı evinde yansımasıyla yaşadığı olağandışı yakınlık aşkla mı yoksa delilikle mi alevleniyor? Lionel Shriver’ın bahtsız Alisha’sı, aşka mı yoksa kendi hezeyanlarına ve histerisine mi gömülmüş? Konu aşk olunca, açılımlar sınırsız…

Durmaksızın aşktan bahseden bir toplumda, radyo cıngıllarından kutsal kitaplara değin uzanan bir eksende sürekli aşk mevzu bahisken, tanımların bulanıklaşması elde değil. Üç harften ibaret bir kelime sadece, ama dehlizleri karanlık, koridorları dolambaçlı, olasılıkları sonsuz… Üç Harfli Kelime: Aşk, aşka dair sonu gelmeyen bir sayıklama, tanımlama ve talep bolluğu içerisinde durmaksızın aşktan bahsedilen, aşkın dışavurumlarını tek taş yüzükler, kalp şeklinde çikolatalar ve karında kelebeklerle klişeleştirdiğimiz günümüzde; yalın bir bakış açısı, çok kapsamlı ve taptaze bir yaklaşımla çağımızın seçkin yazarlarını bir araya getiriyor.

İrem Mirzai