Hayatımı nasıl hatırlıyorum ve nasıl yazabilirim?

“İki bacağımın üzerine dikiliyorum, sırtım biraz eğik, omuzlarım gevşekçe öne sarkıyor. Karşımdaki kısa boylu sevimli insan dişisi bal gibi tatlı kokuyor. Yüzümü yavaş yavaş onun mavi gözlerine doğru hareket ettiriyorum. Kısacık dilinin üzerine bir küp kesmeşeker yerleştiriyor ve ağzını bana doğru uzatıyor. Ağız boşluğunda ışıldadığını görüyorum şekerin. Rengi bana karı anımsatıyor ve Kuzey Kutbu özlemine kapılıyorum. Ardından, ışıldayan kesmeşekeri almak üzere dilimi dikkatlice kan kırmızısı dudaklarının arasına daldırıveriyorum.” Dişi kutup ayısı Tosca, sirkte yıllarca birlikte gösteri yaptığı insan dişisi Barbara’yla mutluluklarının doruk noktasını bu şekilde betimleyerek sonlandırıyor öz yaşam öyküsünü. Tosca’nın annesi, vaktizamanında Kiev’de yaşarken yazdığı otobiyografisinin Batı tarafından sosyalizm karşıtı propaganda aracı haline getirilmeye çalışılması üzerine önce Berlin’e, oradan da –kısmen ırkçı saldırılar kısmen Federal Almanya’nın onun yazdıklarından yeteri kadar verim alamaması nedeniyle- Toronto’ya göçmek zorunda kalıyor. Kanada’da doğurduğu Tosca ise ailesiyle birlikte Doğu Almanya’ya göçecek ve burada dünyaya getirdiği yavrusu Knut’u büyütmeyi reddedecek.

Knut’un hikâyesi

Yoko Tawada’nın ‘Bir Kutup Ayısının Anıları’ başlıklı romanı gerçek bir olaydan, 2006 yılında Berlin’de bir hayvanat bahçesinde dünyaya gelip annesi Tosca tarafından kardeşiyle birlikte bir kayanın üzerinde terk edilen Knut’un hikâyesinden ilhamla yazılmış. Tawada, Tokyo doğumlu (1960) bir yazar. Henüz 19 yaşında çıktığı bir seyahat sırasında Almanya’ya göçmeye karar vermiş ve 1982’de, Rus Edebiyatı alanında lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Hamburg’a yerleşmiş. Burada Alman Edebiyatı üzerine yüksek lisans, sonra da Zürih’te, yine aynı alanda doktora yapmış. Şimdi Berlin’de yaşıyormuş. Şiir, oyun, deneme de yazan ve epey önemli ödüllere layık görülen Tawada’nın eserleri üzerine yazılanlarla bakıldığında, en azından ilk seferde, iki genel eğilim saptamak mümkün: Kafka’yla karşılaştırma -ki o da Kafka’nın kendisi üzerindeki etkisini belirtiyor– ve dil mevzusuna odaklanma. Hem Japonca hem Almanca yazan Tawada çift-dilli bir yazar. Hatta bazı metinlerini iki dilde ayrı ayrı yazıyor. Gerek elimizdeki romanına gerekse yazarın diğer eserlerine ve bunlar üzerine eleştirel külliyata dayanarak onun ‘exophony’, yani kendi anadilinden başka bir dilde yazma meselesini çok önemsediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yoksa sürgüne gittiği ülkede otobiyografisini anadilinde yazması istenen bir kutup ayısı neden buna şu şekilde itiraz etsin: “Wolfgang ile arkadaşları kendi vücut sıvılarını otobiyografime karıştırıp başka bir ürün elde etmek istiyorlardı. Bu tehlikeyi savuşturmak için metnimi doğrudan Almanca yazmalıydım. Başlığını da kendim koymak istiyordum bu kez.”

Üç kuşak kutup ayısının öz yaşam öykülerini içeren üç bölümden oluşan roman, başta (oto)biyografi, yazı, dil, bellek, öteki ve cinsiyet olmak üzere pek çok konuyu insanla hayvan arasındaki sınırlarda dolaşarak kurcalıyor: göç, sürgün, sosyalizm, yabancı, kapitalizm, savaş, ırkçılık, küresel ısınma, (ulusal) kimlik, kültürlerarası iletişim, eşcinsellik, erkeklik, annelik, hayvan hakları, Berlin Duvarı, birarada yaşamak, Prag Baharı, ayrımcılık, Doğu-Batı, yayıncılık endüstrisi, özgürlük, kapatılma, gösteri, Avrupa, Amerika, Homo Sapiens, sınır, hayvan hakları, ben, anavatan. Bir bakıma tüm bunları blendırdan geçirip lezzetli bir sebze çorbası yapıyor Tawada. Et yemeyenlerin hafızalarının zayıflığından dem vurmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan erkek adamlara göre değil bu çorba elbette. Üstelik ne kadar et yerlerse yesinler, kitabın bilhassa ikinci bölümündeki geçişleri ve dolayısıyla hikâyeyi takip etmekte zorlanabilirler. Ancak ne olursa olsun, bunca önemli meseleyi üç kuşak kutup ayısının insanlarla iç içe geç(iril)miş yaşamı üzerinden gündeme getiren; perspektifi sürekli değiştirip insana ve âdetlerine bolca yabancılaştıran; ucuz romantizmden kaçınıp yine de hüzünlü olmayı başaran; ironi, mizah, söz cambazlığı ve edebi göndermeler konusunda zengin bir metinden –ister etobur olsun isterse ot- herkesin alacağı bir lezzet vardır mutlaka. Hele ki çevirisi (Zehra Kurttekin) Türkiye standartlarının çok üstündeyse. Hele ki şu soruları sorduruyorsa: Benimle öteki arasındaki sınır ne(rede)dir? Hayatımı nasıl hatırlıyorum ve yazabilirim? Mutluluğumun doruk noktası ne zamandı? Anadilim nedir? Anavatanım neresidir ve onunla ilgim nedir? Nerede ötekiyim? Ben ve öteki, birbirimizle nasıl anlaşabiliyoruz, birbirimizden ne bekleyebiliriz? Hele ki bunları sormak, hele ki şimdi, çok çok insanlar için bir gündelik yaşam pratiği haline geldiyse.

Bir yanıyla karamsar bir metin bu. Anneanne kutup ayısı en azından bir ülkeden diğerine göç etme, kendi yaşam öyküsünü kendince kaleme alma ve yavrusunu istediği yerde dünyaya getirme şansına sahipken, bir insan tarafından büyütülen torunu Knut, ömrünü bir hayvanat bahçesinde, yalnız, kendi hayat hikâyesini gazetelerden okuyarak geçirmek zorunda kalacak. Öte yandan, şahsen dikkate değer bulduğum bir önerisi de var metnin: iddialı ütopyalar yerine, bir sirkte, “insanlar ve ayılar gibi farklı yaratıkların birbirini öldürmeden gündelik hayatı canlandırabilmelerinin yeterli olduğu” gibi “barışçıl, iddiasız gündelik hayat fikri”.

Dayanılmaz soru

O halde bence kitaptaki en nefis parçalardan biri; yavru kutup ayısı Knut’un, bakıcısı insan erkeği Matthias için düşüncelerini dile getirdiği bölüm gelsin; göçmek istemediği halde göçmek zorunda kalanlara, göçmek istediği halde göçemeyenlere, göçmek isteyip göçenlere, kalmak isteyip kalanlara, kalmak istemediği halde göçmek de istemeyenlere, göçmek ve göçmemek hakkında en ufacık bir fikri olmayanlara ve diğerlerine:

“Matthias ne zaman gösterecek kendini yeniden? Bu soru Knut için dayanılmazdı ya da dayanılmaz olan soru değil, zamanın kendisiydi, öyle düşünüyordu. Zaman var olmaya bir kez başladı mı kendi başına bitemiyordu. Pencerenin, güneşin batmasıyla yitirdiği aydınlığı yeniden kazanma yavaşlığı dayanılmazdı. Zamana karşı sabırsızlığı sonuna dayandığı anda ayak seslerini işitiyordu Knut nihayet. Odanın kapısının açıldığını işitiyordu. Matthias sandığa doğru eğiliyor, Knut’u kucağına alıyor, insan burnunu ayı burnuna bastırıyor ve ‘Günaydın Knut!’ diye onu selamlıyordu. Knut’un ‘zaman’ diye algıladığı şey o an bitiyordu. Çünkü o andan başlayarak zaman üzerine düşünecek vakti kalmıyordu. Her yanını koklamalı, gıdasını almalı, değişik oyunlarla oyalanmalıydı. Ancak Matthias odadan çıkınca başlıyordu zaman yeniden. Zaman bir besin maddesine benzemiyordu. Hırsla kemirilse bile azalmıyordu. Knut zaman karşısında kendini güçsüz hissediyordu. Zaman yalnızlıktan oluşan bir buz kütlesiydi. Knut kemirse de, tırmalasa da bir şey olmuyordu.”

– Murat Cankara, Agos Kirk/Kitap

Modern Dünyanın Çıkmazı: Beyaz Gürültü

Nisan 25, 2019

Kurgusuyla Göz Dolduran Bir Kitap: Bir At Bara Girmiş

Nisan 25, 2019