Beyaz Gürültü

32,41  24,30 


Çağdaş edebiyatın devi Don DeLillo’dan dehasıyla sarsan bir başyapıt: Beyaz Gürültü. Zamanımızın panoramasına dönük kara bir ayna, tüketime ve tükenişe odaklı yaşamlarımıza atılan acımasız ve esprili bir bakış.

DeLillo’nun kahramanı bir Amerikan üniversitesinde, siyah güneş gözlüğüyle kendi icadı Hitler Çalışmaları bölümünde ders veren bir profesör: Jack Gladney.

Gladney, tutkuyla sevdiği dördüncü eşi Babette ve çocuklarıyla, sakin bir kasabada yaşıyor ve Hitler imgesiyle sağlamlaştırdığını sandığı yaşamının az çok güvenli olduğunu sanıyor. Ne ki günün birinde gökyüzünde kara bir bulut beliriyor ve durgun görünümlü, ideal yaşam en korkunç kâbusları aratmayacak bir hale geliyor.

Bir adamın tek kişilik medeniyeti, temellerinden sarsılıyor. Bir kadın, yakasına yapışan korkudan tuhaf bir anlaşma yaparak kurtulmayı deniyor. Kitleler, diktatörlerin önünde tek sıra olup diziliyor ve kalabalıklar Rock yıldızlarının önünde eğiliyor. Bütün bunlar fena halde tanıdık geliyor ve bu ânı daha önce yaşamış olduğunuza dair tuhaf bir duygu sizi esir alıveriyor. Hayat bildiklerinizi hatırlamaktan, hatırladıklarınızı unutmaktan ibaret… Beyaz Gürültü: Ahir zamanlarda yaşama dair sarsıcı bir metin, dehşetli bir kehanet.

Stokta

Stok kodu: 9786055903688 Kategoriler: Etiketler:

Açıklama

Beyaz Gürültü

Heinrich’in saçları önlerden dökülmeye başladı. Bu durum benim için merak konusu. Acaba annesi ona hamileyken genlere nüfuz eden bir madde mi tüketti? Kabahat bende olabilir mi? Yoksa, bilmeden de olsa, kimyasal bir atık alanına yakın bir yerde, saç derisi dejenerasyonuna ve olağanüstü güzel günbatımlarına yol açabilen sanayi atıklarıyla yüklü hava akımlarının güzergahında mı yetiştirdim ben onu? (Buralardaki günbatımlarının otuz kırk yıl önce hiç bu kadar göz alıcı olmadığı söyleniyor.) İnsanoğlunun tarihteki ve kendi kanının gelgitlerindeki suçları, teknoloji yoluyla, yaşamlarımıza günden güne sızıntı yapan hain ölüm yoluyla dal budak salmış.

Oğlum on dört yaşında, çoğunlukla baştan savmacı ve saati saatine uymaz bir çocuk, bazen de rahatsız edici biçimde uysal. İçimden bir ses, bizim istek ve taleplerimize itirazsız boyun eğişinin özel bir suçlama silahı olduğunu söylüyor. Babette onun boş bir alışveriş merkezini otomatik tüfekle yüzlerce kez taradıktan sonra ağır silahları, megafonları ve zırhları ile ensesine yapışmaya gelecek özel timler tarafından kapısına bacasına barikat kurulmuş bir odada kıstırılacağından, sonunun bu olacağından korkuyor.

“Bu akşam yağmur yağacak.”

“Şu anda yağıyor zaten,” dedim.

“Radyo, bu akşam, dedi.”

Ateşli bir anjinden sonra kendini toparlayabildiği ilk gündü ve onu okula ben götürüyordum. Sarı yağmurluklu bir kadın çocukların karşıdan karşıya geçmesi için trafiği durdurdu. Onu bir çorba reklamında hayal ettim, başından muşamba şapkasını çıkarıp cıvıl cıvıl bir mutfağa girerken. Kocası onu orada, üstünde dumanlar tüten bir tencere ıstakoz çorbasının başında bekliyordu, altı hafta ömrü kalmış ufacık bir adam.

“Arabanın camına bak,” dedim. “Bu yağmur mu, değil mi?”

“Sadece ne dedilerse onu söylüyorum.”

“Sırf radyo öyle dedi diye duyularımızın tanıklığına inanmaktan vazgeçmemiz gerekmiyor herhalde.”

“Duyularımız mı? Duyularımız çoğu zaman yanıltıcıdır. Laboratuvarda kanıtlanmış bir gerçek bu. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını söyleyen onca teoriden hiç mi haberin yok? Kendi zihnimizin dışında geçmiş, şimdi, gelecek diye bir şey yok. Devinim yasaları denen şey koca bir yalan. Ses bile zihni aldatabilir. Sen bir sesi işitmiyorsan bu o sesin var olmadığı anlamına gelmez. Köpekler onu duyabilirler. Başka hayvanlar da. Hatta eminim ki köpeklerin bile duyamayacağı sesler vardır. Ama o sesler vardır, havada, dalgalar halinde. Belki asla durmazlar. Çok ama çok yüksek perdeden sesler. Bilinmeyen bir yerden gelirler.”

“Şu anda yağmur yağıyor mu, yağmıyor mu?” dedim.

“Söylemek zorunda olmak istemezdim.”

“Ya biri kafana silah dayasaydı?”

“Kim, sen mi?”

“Biri. Gözlüğünün camları buğulanmış, yağmurluklu bir adam. Kafana silah dayayıp, ‘Yağmur yağıyor mu, yağmıyor mu? Tek yapman gereken doğruyu söylemek. Ben de silahımı indirip ilk uçakla buradan gideceğim,’ dese.”

“Hangi doğruyu istiyor? Başka bir galakside neredeyse ışık hızında yol alan birinin doğrusunu mu istiyor? Bir nötron yıldızının yörüngesinde dönüp duran birinin doğ­rusunu mu istiyor? O insanlar bizi bir teleskoptan görebilselerdi onlara belki de altmış beş santim boyunda görünürdük, yağmur da bugün değil, dün yağmış olurdu.”

“Adam silahını senin kafana dayamış. Senin doğrunu istiyor.”

“Benim doğrum ne işe yarar? Benim doğrumun hiçbir anlamı yok. Ya bu silahlı adam tamamen farklı bir güneş sisteminin gezegeninden geliyorsa? Ya bizim yağmur dediğimiz şeye o sabun diyorsa? Ya bizim elma dediğimiz şeye o yağmur diyorsa? Ben ona ne anlatabilirim ki?”

“Adamın adı Frank J. Smalley ve St. Louis’den geliyor.”

“Yağmurun şimdi, tam şu anda mı yağıp yağmadığını öğrenmek istiyor?”

“Şimdi ve burada. Aynen öyle.”

“Şimdi diye bir şey var mı? ‘Şimdi’ sen onu söyler söylemez gelip geçiveriyor. Senin sözde ‘şimdi’n ben onu söyler söylemez ‘az önce’ oluyorsa yağmurun şimdi yağıp yağmadığını nasıl söyleyebilirim?”

“Geçmiş, şimdi, gelecek diye bir şey yoktur demiştin.”

“Sadece fiillerimizde var. Onu bulduğumuz tek yer orası.”“Yağmur, bir ad. Burada, bu belirli mekanda yağmur yağıyor mu? Önümüzdeki iki dakika içinde bu soruya karşılık vermeyi ne zaman tercih edersen o anda söyle.”

“Hareket halinde olduğu gün gibi ortada olan bir taşıt içindeyken belirli bir mekandan bahsetmek istiyorsan, bu tartışmada asıl sorunun bu olduğunu düşünürüm.”

“Bana bir yanıt ver yeter, tamam mı, Heinrich?”

“Elimden sadece tahminde bulunmak gelir.”

“Yağmur ya yağıyordur ya yağmıyordur,” dedim.

“Aynen öyle. Benim demek istediğim de tam olarak bu işte. Tahmin yürütüyor olursun. Birinin altı tane, diğerinin yarım düzine şansı var.”

“Ama yağmurun yağdığını görüyorsun.”

“Güneşin gökyüzünde yol aldığını da görüyorsun. Ama güneş gökyüzünde yol mu alıyor, yoksa dünya mı dönüyor?”

“Bu analojiyi kabul etmiyorum.”

“Demek yağan şeyin yağmur olduğuna bu kadar eminsin? Nehrin diğer yakasındaki fabrikalardan gelen sülfürik asit olmadığı ne malum? Çin’de çıkmış bir savaşın serpintisi olmadığı ne malum? Şimdi ve burada bir yanıt istiyorsun. Bu şeyin yağmur olduğunu, şimdi ve burada, kanıtlayabilir misin? Senin yağmur dediğin şeyin gerçekten yağmur olup olmadığını nasıl bileceğim? Zaten yağmur dediğin nedir ki Tanrı aşkına?”

“Gökyüzünden düşen ve seni ıslak diye nitelendirilecek hale sokan şeydir.”

“Ben ıslak değilim, sen ıslak mısın?”

“Tamam,” dedim. “Çok güzel.”

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

416

Çeviri

Handan Balkara

Özgün Ad

White Noise

Yazar

Don DeLillo

Seri

Zamanın Ruhu