Bir At Bara Girmiş

25,00  18,75 


Yarım kalan öyküler, söylenmeyen sözler, beklenmedik darbeler… Kitapları otuzu aşkın dilde okunan büyük yazar David Grossman, ustaca kurguladığı bu çarpıcı metinde son sayfasına değin soluk kesen bir öykü anlatıyor ve okurunu, sahnesinde tuhaf bir adamın, Dovaleh G.’nin dikildiği komedi kulübünün kapılarından içeriye sokuyor. Dovaleh G., parlak spotların altında, onu meraklı gözlerle izleyen seyircinin karşısında hayatını temize çekiyor ve adeta bir psikiyatrın koltuğunda uzanmışçasına geçmişin loş dehlizlerine dalıyor. Ters köşelerle dolu bir gösteri bu; sahnedeki adam kendi hikâyesini anlatıyor ve bu hikâyede espriler, seyircinin suratında birer yumruk gibi, birer tokat gibi patlıyor.

Man Booker Uluslararası Ödülü’ne layık görülen ve samimi, doğrudan anlatımıyla büyük övgü toplayan Bir At Bara Girmiş, herkesin derdinin kendine olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı dünyada onca yalnızlığa rağmen görülmeye, duyulmaya, anımsanmaya duyulan ihtiyacın ve kahkaha ile gözyaşları arasındaki bir arpa boyu mesafenin romanı.

Soru su: Var olmak, bütün olmak için yeterli mi?

Stokta

Stok kodu: 9786055903732 Kategoriler: Etiketler:

Açıklama

Bir At Bara Girmiş

Seyirci adamın bu 180 derecelik dönüşü yüzünden hafifçe afallamış olsa da, o candan haykırışa ve yüzünü bütünüyle değiştirip aydınlatan tatlı tebessüme kendini kaptırıp alkışlıyor. O alaycı, ıstıraplı hınç bir anda uçup gidiyor; aynı yüz sanki bir fotoğraf makinesinin flaşı marifetiyle değiştirilmişçesine kaşla göz arasında tatlı dilli, rafine bir entelektüelin, az önce ağzından kustuğu o münasebetsizliklerle uzaktan yakından alakası olamayacak bir adamın çehresine dönüşüveriyor.

Adam yarattığı kafa karışıklığından açıkça zevk alıyor. Tıpkı bir pusula gibi bir ayağının ekseninde yavaşça dönüyor, dönüşünü tamamladığında yüzü yine buruk ve hınç dolu: “Size heyecanlı bir duyurum olacak Netanya. Talihinize inanamayacaksınız ama, bugün, ağustosun yirmisi, benim doğum günüm. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, aşırı naziksiniz.” Alçakgönüllü bir tavırla başını eğerek seyirciyi selamlıyor. “Evet, yanlış duymadınız, bundan elli yedi yıl önce bugün, dünya yaşamak için biraz daha kötü bir yer haline geldi. Teşekkürler canlarım.” Sahnede oradan oraya hoplayıp zıplayarak dans ediyor ve hayali bir pervane ile yüzünü serinletiyor. “Çok naziksiniz, sahiden mahcup ettiniz beni, neden zahmet ettiniz, ama bu çok fazla, çekleri çıkışta göreceğiniz kutuya atın lütfen. Nakit düşünüyorsanız gösteriden sonra göğsüme takabilirsiniz, seks için kupon getirdiyseniz hemen gelip şahsen takdim edebilirsiniz.”

Kimileri adamın şerefine kadeh kaldırıyor. Birkaç çift paldır küldür içeri giriyor -erkekler yürürken el çırpıyor- ve barın yakınındaki masalardan birine geçiyor. Adama el sallayarak selam veriyorlar ve kadınlar adını bağırarak ona tezahürat ediyor. Adam gözlerini kısıyor, miyopmuş gibi ve belli belirsiz el sallayarak onlara karşılık veriyor. Tekrar tekrar dönüp odanın en gerisindeki masama bakıyor. Sahneye çıktığı andan itibaren gözleri benimkileri arıyor. Ama ben onun gözlerinin içine bakamıyorum. İçerideki hava hoşuma gitmiyor. Onun soluduğu hava hoşuma gitmiyor.

“İçinizde elli yediyi devirmiş olan var mı?” Birkaç kişinin eli havaya kalkıyor. El kaldıranları inceliyor ve hayranlıkla başını sallıyor: “Vay anasını, şu an çok etkilendim Netanya! Amma yaşamışsınız be, uzun ömür diye buna derim ben! Böyle bir yerde sağ salim bu yaşa gelebilmek kolay iş değil, yalan mı? Yoav, şu spot ışığını kalabalığa çevir de doğru düzgün görebilelim. Han’fendi, elli yedisini deviren var mı dedim, yetmiş beşini değil… Sabırsızlanmayın beyler, sırayla gelin, hepinize yetecek kadar Dovaleh var burada. Evet, masa dört, ne dedin demin? Sen de mi elli yedi yaşına giriyorsun? Ha elli sekizine? İnanılmaz! Çok derin bir olay! Çağının ilerisindesin, desene! Ne zaman giriyorsun peki? Yarın mı? Doğum günün kutlu olsun! Adını alabilir miyim? Nasıl nasıl? Bir daha söyle. Yor- Yorai mı? Dalga mı geçiyorsun? Bu adın mı yoksa askerlikte yaptığın iş mi? Ah be dostum, annen baban seni fena kazıklamış desene.”

Yorai adlı adam içtenlikle gülüyor. Tombul karısı adama sokulup kocasının kel kafasını okşuyor.

“Yanındaki, hani az önce senin üstünde bölgesini işaretleyen hanım Bayan Yorai mı oluyor ahbap? Güçlü ol kardeşim. Yani Yorai’ın son darbe olmasını umuyordun herhalde, değil mi? Annenle babanın sana ne ettiğini anladığında daha yalnızca üç yaşındaydın” -görünmez bir keman çalarak sahne boyunca yavaş yavaş yürüyor- “çocuk yuvasının bir köşesinde yapayalnız oturmuş diğer çocukların hep beraber oyun oynamalarını seyrederken annenin beslenme çantana koyduğu çiğ soğanı kemiriyordun ve kendine şöyle diyordun: Enseyi karartma Yorai, yıldırım aynı yere iki kere düşmez.

Amma ve lakin bal gibi de düştü! Sana da iyi akşamlar Bayan Yorai! Söylesene tatlım, kocanın bu özel günü şerefine ona yapmayı düşündüğün o muzır sürprizi bize çıtlatır mıydın? Vallahi de kimseye söylemeyiz, yeminle bak aramızda kalacak. Kızma ama, sana şöyle bir bakmak bile aklından geçen o müthiş orijinal fikri kestirmeme yetiyor: Yorai, sevgilim, doğum günün olduğu için bu gece sana hayır demeyeceğim, ama sakın 10 Temmuz 1986’da yapmaya kalktığın o şeyi bir daha denemeye cüret etme!’” Seyirciler yerlere yatıyor, gülmekten katılan, yüzü çarpılan mahut hanım da onlardan geri kalmıyor. “Tanrı aşkına, söylesene Bayan Yorai” -sesini iyice alçaltarak fısıltıya indirgiyor- “söz, aramızda kalacak, taktığın o kolyelerle zincirlerin kat kat gıdını gizleyebileceğini mi zannediyorsun sahiden? Şaka bir yana, kemer sıkma politikasının anamızı ağlattığı bu günlerde İsrail’deki yığınla genç çift tek bir çeneyle yetinmek zorundayken” -ona zaman zaman ürkmüş bir kemirgen havası veren, boynuyla birleşmiş kendi çenesini okşuyor- “iki -bi dakika, hayır, üç- çeneyle mutlu mesut yuvarlanıp gidiyor olman sana adil geliyor mu tanrı aşkına! Han’fendi, sırf o guatr derisinden Occupy Tel Aviv saflarına katılacak yepyeni bir dizi çadır çıkar ayol!”

Bölük pörçük kahkahalar. Hanımın az önce kulaklarına varan ağzı kapanıyor, dudakları ince bir çizgi halinde dişlerini örtüyor.

“Ha bu arada Netanya, hazır konu şahsi ekonomi kuramıma gelmişken, herhangi bir kuşkuya yer vermemek adına, sermaye piyasasında geniş kapsamlı bir reform yapılmasını bütün kalbimle desteklediğimi hemen şu anda söylemek isterim.” Nefes nefese duraklıyor, ellerini beline koyup kasım kasım kasılıyor: “Ben bir dâhiyim, vallahi bakın, ağzımdan benim bile

anlamadığım laflar çıkıyor bazen. Dinleyin millet, şu son on dakikada vergilendirmenin sadece ve sadece mükellefin ağırlığına göre hesaplanması gerektiğinden iyice emin olmuş durumdayım – semizlik vergisi!” Benden yana bir bakış daha atıyor; bu kez gözlerini hemen kaçırmıyor ve adeta etekleri tutuşmuşçasına, anılarında yaşayan o sıska oğlanı içimden çekip çıkarmaya çalışırcasına uzun uzadıya bakıyor. “Bundan daha adili olabilir mi, sorarım size? Dünyanın en akla yatkın şeyi!” Gömleğini, bu kez ayartıcı bir şekilde sıyırarak yeniden yukarı kaldırıyor ve bizi üzerinde yatay bir yara izi olan içine göçmüş bir göbekten, dar bir göğüsten ve korkutucu bir biçimde belirgin kaburga kemiklerinden oluşan manzaraya maruz bırakıyor; gergin derisi yer yer pörsümüş, yara bere içinde. “Demin dediğimiz gibi gıdılar da esas alınabilir, ama bana sorarsanız vergi dilimleri olması daha mantıklı.” Gömleği halen yukarı sıyrılmış durumda. İnsanlar istemeden de olsa bakıyorlar, kimileri gözlerini kaçırıp usulca ıslık çalıyor. Aldığı tepkileri apaçık, vahşi bir coşkuyla düşünüp tartıyor. “Artan oranlı semizlik vergisi talep ediyorum! Değerlendirmeler göbek katları, şiş göbekler, götler, kalçalar, selülitler, erkek memeleri ve kadınların kollarının şurasından sarkıp sallanan löp etler esas alınarak yapılacak! Yöntemimin iyi tarafı aldatmacaya ve yanlış anlamaya meydan vermemesi: Kilo alırsan bedelini ödersin!” Nihayet gömleğini aşağı indiriyor. “Ama eğri oturalım doğru konuşalım, para kazanan insanlardan vergi kesilmesini vallahi de billahi de aklım almıyor. Mantık bunun neresinde? Dinle Netanya, hem de can kulağıyla dinle: Vergiler sadece ve sadece, devlet nezdinde, mutlu olduklarına dair sağlam temellere dayalı şüphe uyandıran insanlardan alınmalı. Kendi kendilerine gülümseyenlerden, genç, sağlıklı, iyimser kişilerden, güpegündüz ıslık çalanlardan, geceleyin mercimeği fırına verenlerden. Vergi ödemesi gereken dangalaklar asıl bunlar, bunlar soyulup soğana çevrilmeli, sahip oldukları her şeyden mahrum bırakılmalı!”

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

216

Çeviren

Aylin Ülçer

Özgün Ad

Sus Echad Nichnas Le Bar

Yazar

David Grossman

Seri

Zamanın Ruhu