Bir Nick Cave Romanı

Bir Nick Cave Romanı – Eray Aytimur (Radikal)

Bireysel korkuları, açmazları, sahte ilişkileri kimsenin gözüne parmak sokmadan anlattığı ‘Bunny Munro’nun Ölümü’ ile Nick Cave, zamanımızın Kafka’sı olmaya belki herkesten çok aday

Sözcüklere bağımlı çetrefilden olsa gerek, sanatın çeşitli dallarında rüştünü ispat etmiş pek çoklarının edebiyata soyundukları zaman çuvalladıklarına tanık olmuşuzdur. Buna karşılık Nick Cave, ‘keşke daha sık yazsa’ dedirten az sayıda edebiyat dışı sanatçıdan biri olarak soru işaretleriyle dolu zihinlerimizi, yeni sorular ve ünlemlerle süslüyor. Hele ki dumanı tüten ikinci romanı Bunny Munro’nun Ölümü’nü iştahla okuduktan sonra buna ikna olmak daha kolay.
Nick Cave’in 1989’da yayımlanan ve çeşitli nedenlerle Türkiye’ye on sekiz yıl rötarla gelen ilk romanı Ve Eşek Meleği Gördü ahlakın dibe vuruşunu ve sınıf çatışmasındaki yozluğu; dilsiz bir çocuk üstünden Hıristiyan mitolojisine göndermeler yaparak dile getiriyordu. Türkiye’ye İngiltere ile eşzamanlı gelen ikinci romanı Bunny Munro’nun Ölümü ise daha sıradan ama gerçekçi bir kahraman ve daha basit ama oturmuş bir kurgu üstünden evlilik, aile ve ebeveyn-çocuk ilişkisi gibi oldukça derin konuları popüler kültüre referanslar vererek anlatıyor.
Bunny Munro’nun Ölümü, ismiyle bağdaşık biçimde, kahramanının “Sonum geldi” dediği iç geçirişle açılıyor; ancak “yakında ölecek kimselere özgü, ani bir farkındalık” halinden hareketle hikâye kısa sürede esrik, müstehcen, mizahi, kaçıklık dolu, ifade edilemeyen sevgi ve sorumlulukların sorgulandığı toplumsal
bir yöne evriliyor.

Alkolik kozmetikçi
Başta tavşan anlamına gelen ismi ile olmak üzere herkesle ve her şeyle dalga geçebilen Bunny Munro sevgili arabası Punto ile evinin uzağındaki mahalleleri, kasabaları, kentleri arşınlayan, alkolik bir kozmetik pazarlamacısıdır. Kapı kapı dolaşıp kozmetik satmaya çalıştığı kadınların hepsini kendisiyle yatmaya ikna edebilceğini düşünen Bunny Munro, aradığını bu kadınlarda veya paralı sekste bulamadığında ise ekseriyetle Avril Lavigne’inki olmak üzere, Kate Moss, Kylie Minogue gibi ünlülerin ya da görüp gözüne kestirdiği herhangi bir kadının vajinasını hayal ederek uzun süreli mastürbasyon mesaileri veren bir satiryazdır. Hayalgücünden nasiplenmemiş, bitmek bilmez cinsel arzularının kırılma noktası ise dönüp dolaşıp, en azından vicdanen hâlâ aşk hissettiği hasta karısı Libby olmaktadır. Nitekim Bunny Munroe erken gelen ölümüne değin Libby ile yaşayabileceği cinsellik deneyimini zihninin bir köşesinde tutmaya devam etmektedir.
Libby’nin rahatsızlığı ise hikâye içinde her ne kadar açıkça dile getirilmeyip, kocanın ilgisizliğinden kaynaklanan ağır bir depresyon olarak sunulsa da, karı-koca arasındaki telefon görüşmesinde ismi geçen ilaç dolayısıyla anne Munro’nun epileptik dertleri olduğunu anlıyoruz. Yalın bir sinematografik anlatımı da olan romanın masumiyet temasını yüklenen ise bir çocuk. Munro’ların dokuz yaşındaki oğlu Bunny Junior ise gözlerindeki ciddi rahatsızlığa rağmen uysal, sorumluluk sahibi ve babasına hayrandır. Libby’nin intiharı; baba ve oğul Bunny’nin dışarıdan bakıldığında yer değiştirmiş gibi görünen rollerinin birbirine bağımlı hâle gelmesine neden olurken; ikiliyi, babanın farkına dahi varamayacağı kadar birbirine yakınlaştırır.
Yaşadıkları Brighton’dan yola çıkan baba oğulu yol boyunca tıklattıkları kapı sayısı kadar çok hikâye bekler. Bu süreçte giderek daha çok acıdığı halde gözleri için merhem dahi isteyemediği babasına hayranlığı katlananan Bunny Junior sevgi ve bağlılığın en saf halini, Bunny Munro ise göz göre göre gelen dramını vurdumduymazlık ve şakalarla ötelemeye çalışırken çaresizliği ve tedirginliği simgeler. Okula gitmesi gerekirken ‘hayatı ve para kazanmayı öğrenme’ bahanesiyle babasının peşinden sürüklenen Bunny Junior yaşadıkları her şeyi akla uydurma becerisi sayesinde genelgeçer doğrulara karşın kendi doğrularını savunan savruk, haylaz babasını uygulamalarında haklı çıkarır. Böylesine zıt kişiliklerde olmalarına rağmen Bunny Munro ile Bunny Junior arasındaki hüzünlü/romantik ilişki, birbirine çok benzer mizaçlardaki Bunny Munroe ile ölüm döşeğindeki babası arasındaki nefreti bir nevi karikatürize etmektedir.
Gerek müzik gerek edebiyattaki ürünlerini göz önünde bulundurunca, hayatta her şeyi çözmüş gibi yaşayanların Nick Cave hülasasındaki espriyi anlamasına bence olanak yok. Çünkü Nick Cave başkalarının hayatına, biraz gerçek biraz kurmaca maharetini katık yapıp akıl sır erdirilmez bir merakla bakmayı becerebiliyor. Bireysel korkuları, açmazları, sahte ilişkileri kimsenin gözüne parmak sokmadan anlattığı Bunny Munro’nun Ölümü ile Nick Cave, zamanımızın Kafka’sı olmaya belki herkesten çok aday. Zaten içine sonsuz cesaret doldurulmasaydı, şeytan boynuzları takmış halde cinayet işleyen ve merkeze giderek yaklaşan katil, bu romanın hayalet kahramanı değil başkası olurdu.

Mütevazı Rock Star'la İki Gün

Mayıs 11, 2012

Kahramanlarımız Gerçek Hayatta İyi Arkadaş Olurlardı

Mayıs 11, 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir