Biz Hep Şatoda Yaşadık

24,00  18,00 


Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay… Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve mücevher misali pırıl pırıl romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kabuslarla koyun koyuna uyuyor.

Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.

Stokta

Stok kodu: 9786055903657 Kategoriler: Etiketler: , , ,

Açıklama

Biz Hep Şatoda Yaşadık

Değişim rüzgârları esiyordu ama benden başka kimse farkında değildi. Constance şüpheleniyordu belki; ara sıra bahçesinde öylece durup aşağı, ilgilendiği bitkilere ya da arkaya, evimize değil de dışarıya, çiti gizleyen ağaçlara doğru baktığını fark etmiştim; bazen de meraklı bakışları araba yolu boyunca uzanıyordu, sanki dış kapıya kadar yürümenin nasıl bir his olacağını merak ediyormuş gibi. Onu izliyordum. Cumartesi sabahı, Helen Clarke’ın çaya gelişinin ertesi günü Constance araba yoluna üç kere baktı. Julian Amca cumartesi sabahı rahatsızdı, çaydan sonra kendini çok yormuştu, o yüzden mutfağın yanındaki sıcak odasında, yatakta istirahat ediyordu; yastığının yanındaki pencereden dışarı bakıyor, ara sıra Constance’ın dikkatini çekmek için sesleniyordu. Jonas bile gergindi -annemizin deyimiyle fırtına gibi esiyordu- ve rahat rahat uyuyamıyordu; Jonas, değişim rüzgârlarının estiği tüm o günler boyunca huzursuzdu. Derin uykusundan irkilerek uyanıyor, bir şey duymuşçasına kafasını kaldırıyor, sonra ayaklanıp şiddetli bir dalga misali merdivenden yukarı, yatakların üzerinden, kapılardan içeri dışarı, sonra merdivenden aşağı, holden, yemek salonundaki bir sandalyenin üzerinden, masanın etrafından, mutfağın içinden koşarak geçiyor, bahçeye çıkıyor, orada duruluyor, aheste aheste yürüyor, sonra patisini yalayıp kulağını kaşımak için durarak şöyle bir güne bakıyordu. Geceleyin koştuğunu duyabiliyor, biz yatarken ayak ucumuzdan geçtiğini, fırtına gibi estiğini hissedebiliyorduk.

Tüm alametler değişime işaret ediyordu. Cumartesi sabahı uyandığımda, uyku sersemliğini üzerimden atıp öldüklerini hatırlayana değin bana seslendiklerini sandım ve kalkmamı istiyorlar, diye düşündüm; Constance beni uyandırmak için asla seslenmezdi. O sabah giyinip aşağı indiğimde kahvaltımı hazırlamak için bekliyordu; ona, “Bu sabah bana seslendiklerini sandım,” dedim.

“Hadi bir an önce kahvaltını et,” dedi. “Yine çok güzel bir gün.”

Kasabaya inmem gerekmeyen güzel sabahlarda, kahvaltıdan sonra yapmam gereken işler vardı. Çarşamba sabahları mutlaka çit boyunca yürürdüm. Tellerin kopmadığını, dış kapıların kilidinin bozulmadığını düzenli olarak kontrol etmem şarttı. Bunları kendim tamir edebiliyor, teli koptuğu yerden kıvırıp tekrar birleştiriyor, gevşek parçaları sıkıştırıyordum; her çarşamba sabahı bir hafta daha güvende olacağımızı bilmek büyük mutluluktu.

Pazar sabahları koruyucularımı, derenin yanına gömdüğüm gümüş dolarla dolu kutuyu, geniş çayıra gömdüğüm bebeği ve çam ormanındaki bir ağaca çivilediğim defteri yoklardım; bunlar koyduğum yerde durduğu müddetçe hiçbir şey içeri girip bize zarar veremezdi. Her zaman, çocukluğumda bile bir şeyler gömmüşümdür; hatırlıyorum da bir keresinde çayırı dörde bölüp her bölüme bir şeyler gömmüştüm, ben uzadıkça çimler de uzasın, böylece oraya hep saklanabileyim diye. Bir keresinde ötedeki nehir kurusun diye dere yatağına altı tane mavi misket gömmüştüm. “Al, gömmen için bir hazine,” derdi Constance elime bir peni ya da parlak bir kurdele tutuşturarak ben küçükken; tüm süt dişlerimi, düştükçe teker teker gömmüştüm, belki bir gün büyüyüp ejderha olurlardı.

Topraklarımız gömdüğüm hazinelerle zenginleşmişti; yüzeyin hemen altı misketlerimle, dişlerimle, boyalı taşlarımla doluydu; belki de artık hepsi mücevhere dönüşmüş ve yerin altında asla gevşemeyen, bizi korumak için sımsıkı duran güçlü, gergin ağla birleşmişti.

Salı ve cumaları kasabaya iner, gücümün doruğunda olduğum perşembe günleri ise büyük tavan arasına çıkıp onların giysilerini giyerdim.

Pazartesileri Constance’la evi temizlerdik; elimizde paspaslar ve toz bezleriyle tüm odalara girer, ufak şeylerin tozunu aldıktan sonra itinayla yerli yerine koyar ve annemizin bağa tarağının oluşturduğu kusursuz hattı asla bozmazdık. Her bahar evi yeni bir yıl için iyice temizleyip parlatsak da pazartesi ortalığı toparlama günüydü; odaları çok az tozlanıyordu gelgelelim o az miktardaki tozun bile kalmasına müsaade edilemezdi. Constance bazen Julian Amca’nın odasını toplamaya çalışırdı ama Julian Amca rahatsız edilmekten hoşlanmaz ve eşyalarını kendi belirlediği yerlerde tutardı; Constance ilaç bardaklarını yıkayıp çarşaflarını değiştirmekle yetinmek zorundaydı. Benim Julian Amca’nın odasına girmem yasaktı.

Cumartesi sabahları Constance’a yardım ederdim. Bıçakları kullanmam yasaktı ama bahçede çalıştığı zamanlar aletleriyle ilgilenir, onları pırıl pırıl tutar ve bazen koca koca sepetlerde çiçekler ya da Constance’ın pişirmek için topladığı sebzeleri taşırdım. Evimizin mahzeni tıka basa yiyecek doluydu. Tüm Blackwood kadınları yemek yapmış ve mahzenimizdeki geniş yemek stokuna katkıda bulunmaktan gurur duymuştur. Büyük büyükannelerin yaptığı reçeller kavanoz kavanoz duruyordu, üzerlerindeki ince yazılar solmuş, artık neredeyse seçilmez olmuştu; büyük teyzelerin yaptığı salatalık turşuları ve büyükannemizin yaptığı başka turşular da vardı; annemiz bile altı kavanoz elma marmeladı bırakmıştı.

Constance mahzendeki yiyeceklere yenilerini eklemek için hayatı boyunca çalışmıştı ve onun sıra sıra kavanozlarının en güzelleri olduğu, parıl parıl parladığı yadsınamazdı. “Benim hazine gömmem gibi sen de yiyecek gömüyorsun,” derdim ona bazen, o da cevabı yapıştırırdı: “Yiyecekler topraktan geliyor ve orada kalıp çürümesine göz yumulmamalı, illa bir şekilde kullanılmalılar.” Tüm Blackwood kadınları topraktan gelen yiyecekleri alıp muhafaza etmiştir; koyu renklerde sıra sıra reçeller, salatalık turşuları, -bordo, kehribar rengi ve kopkoyu yeşil- konserve meyve ve sebzeler  mahzenimizde yan yana dururdu ve sonsuza dek orada duracaktı; Blackwood kadınlarının şiiri. Her yıl Constance, Julian Amca ve ben, Constance’ın hazırladığı bir reçeli, marmeladı ya da turşuyu yerdik ama başkalarının yiyeceklerine asla dokunmazdık; Constance, onları yiyenin öleceğini söylüyordu.

O cumartesi sabahı kızarmış ekmeğime kayısı reçeli sürdüm ve Constance’ın onu hazırlayıp aydınlık bir sabah kahvaltıda yemem için rafa kaldırışını düşündüm; daha kavanozun dibini görmeden bir değişim yaşayacağımız aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

183

Çeviren

Berrak Göçer

Özgün Ad

We Have Always Lived in the Castle

Yazar

Shirley Jackson

Seri

Zamanın Ruhu