Sürücü Koltuğu

16,00  12,00 


– Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitaptan Biri –

Zamanının ötesinde bir yazardan zamanı parçalayan bir klasik: Sürücü Koltuğu. Muriel Spark, okuru üzerinde şok etkisi yaratan bu romanı anlatıda sıçrayışlarla kurguluyor; olaylar, polisiyeden romansa, gerilimden travmaya ve ölüm arzusuna uzanarak gelişiyor. Tek yönlü bir biletle seyahate çıkan bir kadın, kendi çizdiği kadere doğru son sürat ilerliyor ve direksiyon başında kim olursa olsun, bütün yollar aynı yere ulaşıyor. Spark’ın kalemi ince ayrıntılarda gizli savrulma anlarını olduğu gibi, olanca tuhaflığıyla betimliyor; tekniği, anlatıyı kendi mantığı uyarınca gelişen bir kâbus kadar kişisel ve karanlık bir deneyime çeviriyor.

Sürücü Koltuğu, hâkimiyetin bizde olduğu yanılgısı sayesinde yol alabildiğimiz hayatlarımızı derinden sarsmakta kararlı, sert ve müdanasız bir roman.

Stokta

Stok kodu: 9786055903756 Kategoriler: Etiketler: , ,

Açıklama

Sürücü Koltuğu

Lise, zayıf yapılıdır. Boyu bir-elli-yedi falan. Saçları açık kahverengi, herhalde boyalı; çok açık röfleli bir perçem alın çizgisinden tepesine doğru kıvrılıyor; yanlarda ve arkada kısa kesilerek kabarık taranmış. Yaşı en az yirmi dokuz, en çok otuz altı olabilir ama yirmi dokuzdan küçük, otuz altıdan büyük olma ihtimali pek yok. Lise şimdi havalimanına gelmiş bulunuyor; taksinin parasını, başka bir yerde olmaya can atan birinin dalgın hevesiyle, çabucak ödedi. Bagaj görevlisi onun bavulunu alıyor ve peşine düşüp bagaj tartma noktasına götürüyor. Lise adamı görmüyor gibi.

Önünde iki kişi var. Lise’in gözleri birbirinden ayrık, gri-mavi ve donuk. Dudakları düz bir çizgi. Ne güzel ne de çirkin. Burnu kısa, biraz da yayvan; kısa süre sonra dört farklı dildeki gazetelerde çıkacak olan ve kısmen fotoğraf, kısmen de robot resim kullanılarak geliştirilen tasvirinde bu burun aslından daha dar görünecek.

Lise önündeki iki kişiye bakıyor, önde bir kadın, arkada bir erkek; bakarken bir yandan öbür yana sallanıyor, görebildiği yarım yüzlerin arasında tanıdık bir çehre seçebilmek ya da bu devinim ve bakışlar yoluyla içindeki sabırsızlığı hafifletmek istiyor sanki.

Sıra ona gelince bavulunu kaldırıp terazinin üzerine çıkarıyor, biletini, elinden geldiğince çabucak, görevliye uzatıyor. Adam bileti incelerken Lise dönüyor, şimdi arkasında beklemekte olan çifte bakıyor. Her ikisinin de yüzünü teker teker süzüyor; sonra onların da kendisinden yana bakmalarına ve sırtındaki parlak renkli giysileri algılamış olmalarına aldırış etmeden gözlerini gene görevliye çeviriyor.

Adam tezgâhın üzerinden kısık gözlerle ona bakarak, “El bagajınız var mı?” diye soruyor.

Lise üst dişlerinin uçlarını altdudağına geçirerek hafiften kıkırdıyor ve soluğunu hızla içine çekiyor.

“El bagajınız var mı?” İşi başından aşkın olan genç görevli, “Neyin var senin?” demek istercesine bakıyor ona. Lise ona karşılık veriyor ama sesi dün bu çiğ renkli giysilerini aldığı sırada tezgâhtar kızla ve bu sabah kapıcı kadınla konuşurken kullandığı ses değil. Küçük bir kız çocuğunun sesiyle konuşuyor şimdi; yakınındakiler de çirkin de olsa bunun her zamanki sesi olduğunu sanıyorlar herhalde.

“Yanımda yalnızca el çantam var,” diyor Lise. “Ben yolda fazla yük taşımamaktan yanayımdır çünkü çok seyahat ederim. Uçağa bir sürü el bagajı getirip de herkesin ayak uzatacağı yerleri işgal etmek ne sinirdir, bilirim.”

Bilet görevlisi, bir çırpıda ve eşzamanlı olarak içini çekip dudaklarını büzüyor, çenesini ellerine, dirseklerini tezgâha dayıyor. Lise bu kez arkasındaki çifte doğru dönüyor: “İnsan benim kadar çok seyahat ederse az yük taşımak zorunda kalır. İnanın neredeyse hiç bagaj getirmeyecektim çünkü öbür tarafta her istediğiniz bulunabilir nasılsa. Yani şu gördüğünüz bavulu yanıma almamın tek nedeni, bagajsız giriş çıkış yaptığınızda gümrüktekiler kuşkulanıyorlar da ondan. Bluzunuzun içinde uyuşturucu ya da elmas falan kaçırdığınızı sanıyorlar, bu yüzden ben de tatile çıkarken alınması âdet olmuş şeyleri bavula doldurdum ya, hiçbirinin gereği yoktu. İnsan benim gibi dört dil bilip de yıllar yılı bu kadar çok seyahat ederse bunu anlamaya başlıyor…”

Görevli, “Affedersiniz bayan,” diyor, doğrulup Lise’in biletini damgalayarak. “Arkanızdakileri geciktiriyorsunuz. Çok işimiz var.”

Lise arkada şaşkın şaşkın bakan çifti bırakıp gene görevliye dönüyor; görevli biletle biniş kartını ona doğru kaydırıyor. “Biniş kartı,” diyor. “Uçağınız yirmi beş dakika sonra uçuşa hazır olacak. Evet, sıradakiler, lütfen.”

Lise kâğıtları alıyor, yolculuğun bundan sonraki formalitesinden başka bir şey düşünmüyormuş gibi bir tavırla ilerliyor. Biletini çantasına koyup pasaportunu çıkarıyor, uçuş kartını sayfaların arasına sokarak dosdoğru pasaport kontrol bölmelerine seğirtiyor. Havalimanında var oluşunu oradaki temmuz kalabalıklarına kanıtlamayı başarmakla daha büyük bir amacın ufak bir bölümünü gerçekleştirmiş gibi. Pasaport görevlisinin önündeki kuyruğa katılıyor, pasaportunu uzatıyor. Pasaportunu geri aldığı zaman kalkış salonunun kapısındaki kalabalığı iterek içeri giriyor. Salonun öteki ucuna kadar yürüyor, dönüp geri geliyor.

Ne güzel ne de çirkin. Dudakları hafifçe aralanmış. Durup kalkış panosuna bakıyor, sonra gene yürüyor. Çevresindekilerin çoğu alışverişe, uçak numaralarına dalmış olduğundan ona dikkat etmiyor. Ama meşin koltuklarda bagajlarının, çocuklarının yanında oturmuş, uçak numaraları okunsun diye bekleyenlerden kimileri, önlerinden geçerken ona bakıyor ve sırtındakilerin göz acıtan renklerini yorumsuz algılıyor: önü açık, kırmızı beyaz çizgili pardösüsünün içinden görünen elbisesi; üstü sarı, eteği turuncu, mor, mavi renkli.  Önlerinden geçtiği sırada bakıyorlar ona, etekleri aşırı kısa olan kızlara, daracık gömlekleri çiçek desenli ya da saydam olan erkeklere baktıkları gibi. Bu kişilerin arasında Lise’in göze çarpmasının nedeni yalnızca üzerindeki kendine özgü renk karışımı; dizin tam altına gelen etek boyunun -kalkış salonunu dolduran sayısız sıradan, sönük kadının etek boyuyla aynı olan- kaç yıldır modasının geçmiş olması bu renklerle çelişiyor. Lise pasaportunu çantasına koyup uçuş kartını eline alıyor.

Kitapçının önünde durup önce saatine bakıyor, sonra cep kitaplarını gözden geçirmeye başlıyor. Bir masa üzerinde yığılı duran ciltli kitaplara bakan uzun boylu, beyaz saçlı kadın şimdi cep kitaplarına yaklaşarak Lise’e, “Bunların arasında pembe, yeşil ya da bej rengi baskın olanı var mı?” diye soruyor.

Lise yabancı şiveli bir İngilizceyle, “Affedersiniz?” diyor nazikçe. “Aradığınız nedir?”

Kadın, “Aa, ben sizi Amerikalı sanmıştım,” diyor.

“Hayır değilim, ama dört dili derdimi anlatacak kadar konuşabilirim.”

“Ben Johannesburgluyum,” diyor kadın. “Jo’burg’da evim var, bir de Cape’de, Sea Point’te. Sonra avukat olan oğlumun da Jo’burg’da bir katı var. Bütün bu evlerimizde yedek yatak odalarımız var, yani iki yeşil, iki pembe, iki bej oda. Bunlarla asorti kitaplar bulmaya çalışıyorum. Ama kabı bu pastelleri tutan kitap bulamadım.”

Lise, “Size İngiliz kitapları lazım,” diye yanıtlıyor. “Sanırım İngiliz kitaplarını dükkânın ön kısmında bulacaksınız, şurada.”

“Yok, oraya da baktım ama aradığım renkleri bulamadım. Buradakiler İngiliz kitabı değil mi?”

Lise, “Hayır, hem zaten bunların rengi aşırı parlak,” diyor. Sonra gülümsüyor ve aralanmış dudaklarıyla karton kapaklı kitapları hızla karıştırmaya koyuluyor. Beyaz fon üzerine parlak yeşil harfli bir tanesini seçiyor; yazarın adı mavi şimşeklere benzetilmiş. Kapağın ortasında, üzerlerinde yalnızca günebakan çelenkleri bulunan esmer bir kızla oğlan var. Lise, kitabın parasını öderken ak saçlı kadın, “O renkler bana göre çok çiğ. Aradığımı bulamıyorum,” diyor.

Lise kitabı pardösüsünün göğsüne dayamış, neşeyle kıkırdayarak, aldığı kitabı beğendirmek istercesine kadının yüzüne bakıyor.

Kadın, “Tatile mi çıkıyorsunuz?” diye soruyor.

“Evet. Üç yıldır ilk tatilim.”

“Çok seyahat eder misiniz?”

“Yoo. Para öyle kıt ki! Ama şimdi güneye gidiyorum. Daha önce de gitmiştim, üç yıl önce.”

“Eh, umarım iyi vakit geçirirsiniz, çok eğlenirsiniz. Çok neşeli görünüyorsunuz.”

İri göğüslü bir kadın bu; yazlık, pembe bir pardösüyle elbise giymiş. Lise’le arasında kurulan bu gelgeç samimiyetten hoşnut kalarak gülümsüyor. Çok yakında, gazetelerde polisin Lise’in kimliğini araştırdığını, onun bu yolculukta kimlerle ne konuştuğunu öğrenmeye çalıştığını okuyup ikircikli geçirdiği bir buçuk günün ardından gece yarısı Johannesburg’daki avukat oğluyla yaptığı uzun telefon konuşmasından sonra, onun, “Yapma,” öğüdüne karşın ortaya çıkacağını ve bütün anımsadıklarıyla anımsamadıklarını, Lise ile yaptığı konuşma konusunda doğru olanlarla doğru olduğuna inandıklarını anlatacağını hiç mi hiç bilmiyor. Şimdi bu kadın Lise’in o canlı renkli giysilerine bakıp hoşgörüyle gülümseyerek, “Çok neşeli,” diyor.

“Neşe arıyorum zaten,” diye yanıtlıyor Lise.

“Erkek arkadaşınız var mı?”

“Evet, erkek arkadaşım var!”

“Yanınızda değil mi peki?”

“Hayır, gidip bulacağım onu. O da beni bekliyor. Duty-free’den ona bir armağan alsam mı acaba?”

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

96

Çeviren

Nihal Yeğinobalı

Özgün Ad

The Driver’s Seat

Yazar

Muriel Spark

Seri

Zamanın Ruhu