Dişlerimin Hikâyesi

25,00  18,75 


Çağdaş edebiyatın en yaratıcı, en ayrıksı ve özgün seslerinden biri olan Valeria Luiselli’den karnaval ayarında muazzam bir roman: Dişlerimin Hikâyesi. Alçaklığın gizli tarihinden ağız boşluğuna uzanan, sanattan sepete türlü yaşamsal mevzuya dokunan bir baba-oğul öyküsü ve dahası, daha fazlası… Luiselli, edebiyatın olanaklarını kutsadığı ve hikâyecilik sanatını müthiş bir maharetle masaya yatırdığı bu romanıyla okuruna hodri meydan diyerek kurmacayla dansa kalkıyor: Ama ne dans! Virginia Woolf’un depresyonundan Marcel Proust’un öğütlerine varana değin, hayatta önem arz eden her şeyden ve herkesten bir parça barındıran Dişlerimin Hikâyesi, yazarı kestirilebilir sınırlar içinde kalem oynatırken görmek isteyenlere inat kelimenin tam manasıyla bir cümbüş koparıyor ve okurunu bu şenlikli oyuna davet ediyor.

Dişlerimin Hikâyesi, anlatmak için yaşayanların ve anlatıdan beslenerek yaşama tutunanların kitabı. Gerisi mi? Gerisi safi edebiyat.

Stokta

Stok kodu: 9786055903664 Kategoriler: Etiketler: ,

Açıklama

Dişlerimin Hikâyesi

“Bunun hikâyenin içinde yer alması gerekip gerekmediğinden emin değilim, sen ne diyorsun Vorágine?”

“Siz konuşmaya devam edin, Otoban, kayıt cihazını açtım.”

Yani, şimdi anlatacaklarımın hikâyede yer alması gerekip gerekmediğinden emin değilim çünkü sanıyorum tam da bu noktada kendi kuyruğunu ısıran bir yılana dönüşmeye başlıyor, dolayısıyla da telaşlanıyor ve paniğe kapılıyorum. Vorágine ve ben Disneylandia’ya döndüğümüzde karşımızda talan edilmiş bir ev bulduk. Eve hırsız girmişti. Ardiyeye gittik. Koleksiyonumun tamamı gitmişti. Her parçası. Önce bir çeşit rahatlama, bir tür hafifleme hissettim, ardından hüzün geldi. Sonrasındaysa inkâr ve öfke. Ardından yine hüzün geldi ama bu kez daha derindi, beraberinde ise daha farklı bir hafifleme duyumsadım. Hayaletler böyle hissediyor olmalı, diye geçirdim içimden.

Sonraki günler tam bir kafa karışıklığı içinde ve oldukça zor geçti, neredeyse hatırlamak bile istemiyorum. Grup terapilerine katıldım, televizyonda Formula 1 izleyerek saatler geçirdim. Katolikliğe kafa yordum biraz. Ecatepec Adsız Nevrotikler grubuna yazıldım. Akşamları şişe şişe viski içerken bir amcamın, Pepe López Sánchez’in sonunda manikürü de pedikürü de bıraktığını söylediğini anımsadım ve şayet tımarhaneye düşmediysem bu anı sayesindedir. Gelgelelim her koşulda mahvolmuş, yolumu kaybetmiştim. Napoleón’un dediği gibi, kendimi Antarktika’da kaybolmuş bir kırlangıç gibi hissediyordum.

Bir sabah mutfakta kahve içerken Vorágine beni geçici de olsa diş taktırmak üzere dişçiye gitmeye ikna etmeye çalıştı. Böylece hiç değilse normal yemek yemeğe başlayabileceğimi, sesimin düzeleceğini ve kendimi bir nebze daha iyi hissedebileceğimi söylüyordu. Önce biraz direndim ama inatçı olmakla beraber makul bir adamımdır. Nihayetinde haklıydın Vorágine.

Yeni dişlerimi yapıp da ağzıma yerleştirdiklerinde -biraz dandik ve fazla sıkı olsalar da- her şey yavaş yavaş düzelmeye başladı. Hiç değilse Vorágine’ye dişlerimin otobiyografisini dikte etmeye başladım. Uygun biçimi bulmak, neleri anlatacağıma, neleri anlatmayacağıma karar vermek biraz zaman aldı. Fakat bir gün Vorágine bana sadece girişi, gelişmeyi ve sonucu düşünmemin yeterli olduğunu, gerisinin bir müzayededen farkı olmadığını söyledi ve bu da işe koyulmamı kolaylaştırdı.

Bir ay sonra, söz verdiğim gibi, Sanatçı Vorágine’nin Eğitim Seansları’na başladık. İlk dersimiz oğlumun meyve suyu fabrikasının bitişiğindeki galeride benim için bıraktığı birtakım objeleri alıp geri dönüşümlerini sağlamaktı. Bunun için, bir pazar günü saat sabahın birinde hâlâ fabrikada şoförlük yapan arkadaşım Perro havalı kamyonetiyle bizi almaya geldi. Hep beraber yola koyulduk, fabrikanın otoparkının hemen bitişiğindeki galerinin otoparkına park ettik ve içeriye -Perro’da anahtar vardı- deponun arka kapısından girdik; Perro bizi dışarıda bekledi. Deponun altını üstünü getirdik getirmesine ama pek de başarılı olduğumuzu söyleyemeyeceğim, gerçi Vorágine sıradaki serginin kataloğunu aldı, bense Vorágine için kalem topladım; önümüzdeki günlerde fazlasıyla ihtiyacı olacaktı ne de olsa.

Sonra galeriye girdik ve saygılı davranıp sessizce içeride dolandık. Kamera olma ihtimaline karşılık operasyonu ana şalteri kaldırmadan gerçekleştirmeye karar vermiştik; sergilenen eserleri aydınlatan küçük spot lambalardan başka tek bir ışık bile yanmıyordu. Işık böyle üzerlerine vururken, o kısa esaretimin sabahında, endişeden iki büklüm yanlarından geçerken göründüklerinden çok daha güzel göründüklerini söylemeden edemeyeceğim. Kamyonete kolayca yükleyebileceğimiz objeleri seçmeye koyulduk: içi doldurulmuş bir köpek, bir pencereyi yansıtan bir difüzör, üzerinde notalar olan bir nota sehpası, otel odasındaki bir atın resmedildiği orta boy bir ilan panosu.

Sulugöz değilimdir; film izlerken bile ağlamam ben. Dişlerimin bir sanat eseri olarak sergilendiğini görünce de ağlamadım. Kişnedim; sanıyorum gözümden yaşlar boşalmasının sebebi buydu ama mutluluk gözyaşlarıydı bunlar. Bir, bilemedin bir buçuk metre yükseliğindeki dikey bir sütuna, cam bir kutu içinde yerleştirilmişlerdi ve ışık doğrudan üzerlerine düşüyordu. Eksikliklerini hissetmekte haklıydım doğrusu: Gerçekten çok güzellerdi. Vorágine cam kutuyu kaldırmama yardım etti ve dişleri alıp özenle ceketimin cebine koydum.

Operasyonun kalanı hızlı ve pürüzsüz geçti. Götürmek üzere seçtiğimiz parçaları kamyonete taşıdık; Perro bizi dışarıda bekliyordu. Yalnızca at panosu bizi biraz uğraştırdı ama onu da Perro’nun yardımıyla, esere ciddi bir hasar vermeden, diğerlerinin üzerine koyabildik nihayet. Birkaç saat sonra üçümüz de Disneylandia’ya dönmüş, Acapulco sandalyelerime oturmuş, Perro’nun getirdiği Aguardiente şişesini elden ele geçirerek içki içiyorduk.

Ertesi sabah Vorágine’yi erkenden uyandırdım. Perro çoktan gitmişti; kimseye rahatsızlık vermek istemeyen, ne zaman gitmesi gerektiğini gayet iyi bilen insanlardandı işte. Mutfağa geçip hafif akşamdan kalma olan yardımcıma sert bir kahve hazırladım ve önüne kendisine aldığım Scribe defterlerden birini koydum. Aklıma bir müzayede fikri gelmişti. Serinin adı “Ecatepec Alegorisi” olacaktı ve mahalleden insanların hikâyelerini anlatarak, topladığımız eşyaları yeniden kullanıma sokacaktık. Sanatçılara haklarını teslim edecektik elbette. Ahlaksız insanlar değiliz neticede.

“Ama gerçek isimlerini kullanırsak yakalanırız,” dedi Vorágine.

“İyi akıl ettin genç adam. Çeşitli değişiklikler yapmamız gerekecek.”

“Öte yandan,” dedi Vorágine, “sanatçıların adını bütünüyle değiştirirsek eserleri değerini yitirecek.”

“Hayır. Evet. Vorágine, kafamı karıştırıyorsun. Sus lütfen, al şu kalemi ve yazmaya başla:

Alegori No. 1: At Panosu.
Sanatçı: Doug Sánchez Aitken.
Açılış fiyatı: 1M.

“Atların merhametsiz hayvanlar olduğunu herkes bilir,” dedim Alan Pauls’a. İstersen geç karşısına ağla, at ağzındaki samanı çiğnemeye devam eder ve en fazla göz kırpar, o kadar. Diyelim hüngür hüngür ağlıyorsun, gözyaşların artık sel olmuş akıyor, ama at, kuyruğunu kaldırır ve uzun uzun, sessiz sessiz osurur. Atların yüreğine dokunamazsınız. (Bir seferinde rüyamda bir atın bir yandan benden özür dilerken öte yandan da ısrarla yüzümü yaladığını görmüştüm. Ama bu sayılmaz çünkü sadece bir rüyaydı.)

Ben ona bu teorimi açıkladıktan sonra, “Manhattan adasındaki Central Park’ta çalışan atların depresyondan mustarip olduğuna seni temin edebilirim,” dedi Alan Pauls. Rubén Darío Jr. gazete bayinin önünde karşılaşmıştık, ikimiz de Paseo de los Laureles otobüsünü bekliyorduk. Alan Pauls’un karşımızdaki, sokağın karşı tarafındaki ilana kederle baktığını fark ettim. İlanda bir at, hani neredeyse hüzünlü diyebileceğimiz bir at fotoğrafı vardı; New York’taki bir otel odasında, yatağın yanında duruyordu.

“Manhattan’daki atlar müşfik,” dedi başını iki yana sallayıp kaşlarını hafif yukarı kaldırarak.

“Depresyona girmek bir şefkat göstergesi sayılır mı, emin değilim,” dedim.

“Elbette sayılır,” dedi. “Kendine acıma kesinlikle bir şefkat şeklidir.”

“Peki parktaki atların depresyonda olduğunu nereden biliyorsun?”

Bana New Yorklu atların psikolojisiyle ilgili daha yeni bir makale okuduğunu söyledi – ne tesadüf ama!

“Hangi gazetede?” diye sordum.

Rubén Darío Jr.’ın standından aldığı gazetede okumuş. Makaleyi okumak istersem gazete çantasındaymış, bana verebilirmiş – “Ucuz ama güvenilir gazetelerden,” diye de belirtti üstüne. “Bedava ama güvenilir gazetenin muhabiri New York Central Park’taki atların depresyona girdiğini söylüyor,” dedi Alan Pauls.

“Peki bunu nereden biliyorlarmış?” diye sordum.

“Gözlemlere dayalı ve bilimsel kanıtlar var,” dedi, sanıyorum yavaş yavaş sabrı tükeniyordu. Sonra çantasından gazeteyi çıkardı. Ardından makaleyi bulup yüksek sesle okumaya başladı; uygun gördüğü yerlerde duruyor, dinleyip dinlemediğimi anlamak üzere ara ara bakışlarını kaldırıp bana bakıyordu.

O şehrin atlarının şunları yaptığı görülmüş:

1) Son sürat koşarak burunlarını ve kafalarını binaların duvarlarına çarptıkları,

2) Yelelerinin avuç avuç döküldüğü,

3) Toynaklarını ısıra ısıra söktükleri,

4) Normal atların aksine kakalarını yürürken değil yatarak yaptıkları,

5) Bazılarının, sonunda, intihar ettikleri.

Makaleyi okuduktan sonra gazeteyi katlayıp kolunun altına sıkıştırdı. Belli belirsiz gülümsedi. Sokağın karşısındaki ilana sessiz sedasız bakarak otobüs beklemeye devam ettik.

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

190

Çeviren

Seda Ersavcı

Özgün Ad

La Historia de mis dientes

Yazar

Valeria Luiselli

Seri

Zamanın Ruhu