Savaşın gerçek mağdurları: Anneler

Henüz 16 yaşındaki üç genç –OraAvram ve İlan- arasındaki uzun yıllara yayılacak dostluk ve aşk ilişkisi 1967 yılında, bir hastanede başlıyor. Anlatı zamanı 2000 yılına atladığında Ora, İlan’la evli, iki çocuk annesi bir kadın. Artık ayrı yaşadığı kocası İlan ile büyük oğlu Güney Amerika’da bir gezideler. 21 yaşındaki küçük oğlu Ofer ise askerlik hizmetinden yeni terhis olmuş ama henüz sivilleşememiş durumda. Nitekim yeni bir askeri operasyon başladığında Ofer birliğine dönmek için gönüllü oluyor.

Ofer’i birliğine elleriyle teslim eden Ora, çaresizlik ve korkudan deliye döner. Oğlunun bu kez geri dönmeyeceği endişesiyle kıvranırken çocuksu bir çözüm bulur Ora; uzun bir yolculuğa çıkacak, dış dünya ile iletişimi kesecek, böylelikle kendisine kötü bir haberin ulaşmasını engelleyecektir. Sanki oğlunun ölümünü bildirmek için geldiklerinde evde olmazsa Ofer ölmeyecek, Ora hareket etmeye devam ettiği sürece güvende olacaktır. Yol arkadaşı olarak Avram’ı seçer. Bir zamanların neşeli, parlak entelektüeli Avram, 1973 yılında Yom Kippur Savaşı sırasında maruz kaldığı travmadan -esir düşüp işkence görmesinden- bu yana, 30 yıldır yaşayan bir enkaz halindedir. Eski benliğinin silik bir gölgesi olmasına rağmen, Ora’ya duyduğu bağlılık nedeniyle teklifi geri çeviremez. 

Ora ve Avram’ın ülkenin sınırlarında yaptıkları yolculuk kendi geçmişlerine doğru bir hesaplaşmaya dönüşür. Eski defterler açılacak, üç arkadaş arasındaki aşk üçgeninin -aynı zamanda dostluğun- hüzünlü hikâyesi, daha doğrusu savaşın bütün karakterlerin hayatlarını nasıl etkilediği aydınlanacaktır. Peki ya Ofer’in akıbeti? Bu soruyu yanıtlamayı David Grossman’a bırakıyorum: “Bu kitabı yazmaya başladığımda Mayıs 2003’tü, büyük oğlum Yonatan’ın askere gitmesinden altı ay, onun kardeşi Uri’nin asker olmasından bir buçuk yıl önce. İkisi de zırhlı birliklerde görev yaptılar. Uri hikâyenin kurgusuna ve karakterlerine hiç yabancı değildi. Her telefon görüşmemizde, evci çıktığı her seferinde kitap nasıl gidiyor, karakterlerin hayatında neler oluyor diye sorardı. (“Bu hafta neler yaptın o insanlara?” Her zamanki sorusuydu bu.) Askerliğinin büyük bölümü işgal altındaki bölgede geçti; devriyede, gözetlemede, pusuda ve kontrol noktalarında; başından geçenlerin bir kısmını benimle paylaşırdı. O zamanlar yazmakta olduğum kitabın onu koruyacağına inanırdım, daha doğrusu öyle dilerdim. Uri, 12 Ağustos 2006 günü, İkinci Lübnan Savaşı’nın son saatlerinde Güney Lübnan’da öldürüldü. (…) Yedi günlük matemin ardından kitaba geri döndüm. Zaten çoğu bitmişti. Değişen, asıl değişen, son taslağın yazımı sırasında yankılanan gerçeklik oldu.”

Etgar Keret Idefix'in Sorularını Cevaplıyor

Ekim 3, 2019