Yeraltı Demiryolu

35,00  26,25 


Amerikan edebiyatının en yeni yıldızı Colson Whitehead’den, yayımlanır yayımlanmaz çağdaş klasikler arasında anılan cesur ve sarsıcı bir roman: Yeraltı Demiryolu. Whitehead, Amerika’nın adeta bağırsaklarını deştiği bu romanında “rüya” ülkesinin geçmişine uzanıyor ve okurunu uzun zaman terk etmeyecek ilham verici bir mücadele öyküsü anlatıyor. Dünyada bir başına kalmış bir kadının, Cora’nın dünyaya kafa tutma öyküsü bu; öldürmeyip güçlendiren darbelerin, birer nişan gibi taşınan yara izlerinin ve zamanı gelince ya ödenen ya da ödetilen bedellerin öyküsü. Öyle bir öykü ki, çağın karanlığında pırıl pırıl parlıyor ve dört bir yanı saran kötülüğün bataklığında kaybolan ruhlara kuzey yıldızı misali yön gösteriyor.

Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı DemiryoluSefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.

Stokta

Stok kodu: 9786055903671 Kategoriler: Etiketler:

Açıklama

Yeraltı Demiryolu

Evler giderek daha sık aranıyordu. “İnsan toplamakta o kadar başarılı oldular ki kotalarını karşılamak için daha sıkı çalışmaları gerekiyor artık,” dedi Martin.

Cora, evin aranmasının belki de iyi bir alamet olduğunu söyledi; nasılsa aradan biraz zaman geçmeden dönmezlerdi. Demiryolundan haber gelmesi için, yeni bir fırsat çıkması için daha fazla zamanları var demekti bu.

Cora böyle bir girişimden söz ettiğinde Martin hep huzursuzca kımıldanmaya başlardı. Elinde çocukken oynadığı oyuncaklardan biri vardı; ahşap bir ördek. Geçen aylar içinde elinde evirip çevirerek bütün boyasını soymuştu. “Ya da yolları aşmanın eskisinden iki kat zor olduğu anlamına gelir,” dedi. “Çocukların sürprizlere aç olacağı.” Yüzü aydınlandı. “Haris kelimesi galiba doymak bilmez anlamına geliyor.”

Cora bütün gün halsizdi. İyi geceler dileyip bölmesine çıktı. Kaç kez kılpayı kurtulmuş olmasına rağmen aylardır aynı yerdeydi; hareketsizlik içinde. Geliş ve gidişin arasında, kaçtığı günden beri hareket halinde bir yolcuydu. Rüzgâr kuvvetlenince yeniden yola çıkacaktı ama şimdilik karşısında yalnızca açık ve sonsuz deniz vardı.

Nasıl bir dünya ki bu, diye düşündü Cora, hapishane insanın yegâne sığınağı olabiliyor? Burada tutsaklıktan mı kurtuluyordu yoksa tuzağa mı düşmüştü? Bir kaçağın durumu nasıl tasvir edilirdi? İçindeyken orman sık ağaçlarla örülü görünür ama dışarıdan, boş çayırdan bakınca gerçek sınırlarını seçersiniz ya, özgürlük de baktıkça işte böyle şekil değiştiriyordu. Zincirlerle veya ne kadar yeriniz olduğuyla ilgisi yoktu. Plantasyonda hür değildi ama arazisinde serbestçe dolaşıyor, temiz havayı içine çekiyor, yaz gecelerinde yıldızları seyrediyordu. Plantasyon küçük ama büyüktü. Burada efendisinden kurtulmuştu ama ayağa kalkamayacağı kadar dar bir tavşan deliğindeydi ve sessizce yerlerde sürünüyordu.

Cora aylardır evin üst katından çıkmamıştı ama baktığı yerden geniş bir alanı görüyordu. Kuzey Carolina’nın Adalet Tepesi varsa onun da kendi tepesi vardı. Parktan mürekkep evreni yukarıdan seyrediyor ve istedikleri yere, taş bir banka kurulup güneş banyosu yapmaya veya darağacının gölgesinde serinlemeye giden kasabalılara imreniyordu. Ama onlar da kendisi gibi tutsaktı ve prangaları korkuydu. Martin ve Ethel’in karanlık pencerelerin arkasından dışarıyı seyreden tetikte gözlerden ödü kopuyordu. Kasabalılar kalabalığın karanlıktaki şeyleri uzak tutacağı umuduyla cuma geceleri bir araya toplanıyordu: siyahların yükselişinden, suçlamalar tezgâhlayan düşmanlardan, azarlanmanın öcünü muazzam bir şekilde almak için evlerini başlarına yıkabilecek çocuklardan korkuyorlardı. Komşuların, arkadaşların ve aile fertlerinin suratlarının arkasında pusuda bekleyen şeylerle yüzleşmektense tavanarasında saklanmak daha iyiydi.

Blok blok, ev ev genişleyen kasabaya rağmen korudukları yeşil liman, kasaba parkı onları besliyordu. Cora’nın aklına plantasyondaki bahçesi, canı pahasına koruduğu toprak parçası geldi. Şimdi ne kadar acınası olduğunu biliyordu: o bir avuç kuru toprak bir şeye sahip olduğunu sanmasına yol açmıştı. Ektiği, baktığı, topladığı pamuk ne kadar ona aitse bahçe de o kadar onundu. Bahçesi başka bir yerde, gözden uzakta yaşayan bir şeyin gölgesiydi. Zavallı Michael’ın Bağımsızlık Bildirgesi’ni ezberden okumasının başka bir yerde bulunan başka bir şeyin yankısı olması gibi. Plantasyondan kaçıp ülkeyi biraz gördüğünden beri, Cora o belgenin gerçekleri anlattığından şüphelenir olmuştu. Amerika da tıpkı onun gibi karanlıklara karışmış bir hayaletti.

Beyazlar bu topraklara yeni bir başlangıç yapmak, kölelikten kaçan özgür siyahlar gibi efendilerinin zulmünden kurtulmak için gelmişti. Ama kendilerine layık gördükleri idealleri başkalarından esirgiyorlardı. Cora, plantasyonda Michael’ın Bağımsızlık Bildirgesi’ni ezberden okumasını duymuş, köyde öfkeli bir hayalet gibi yankılanan sesini pek çok kez dinlemişti. Söylediklerinin çoğunu anlamıyordu ama eşit yaratılmıştır sözcüklerinin ne anlama geldiğini biliyordu. Bütün insanlar sözcükleri de gerçekten insanların tümü anlamına gelmiyorsa, bildirgeyi yazan beyazlar da o metni anlamıyor demekti. Başkalarına ait olan, toprak gibi avucunuza alabileceğiniz veya özgürlük gibi elinizle tutamayacağınız bir şeyi zorla alıyorlarsa, anlıyor olamazlardı. Cora’nın sürdüğü ve işlediği toprak, Amerikan Yerlileri’ne aitti. Beyaz adamların ne kadar etkili katliamlar yaptıklarıyla övündüklerini, kadınları ve bebekleri öldürmekle, başkalarının geleceklerini daha beşikteyken boğmakla böbürlendiklerini biliyordu. Çalıntı toprağı işleyen çalıntı bedenler. Durmak nedir bilmeyen bir makine vardı ve aç kazanı kanla besleniyordu.

On altı veya on yedi. Cora kendi yaşını böyle tahmin ediyordu. Connelly’nin ona bir koca seçmesini emretmesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Pot ve arkadaşları tarafından terbiye edilmesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Saldırı tekrarlanmamıştı ve kaldığı kulübe ve deliliği hakkındaki hikâyeler de düşünülünce, o günden sonra hiçbir saygın erkek ona ilgi göstermemişti. Annesi gideli altı yıl oluyordu.

Jockey’nin doğum günü meselesini iyi idare ettiğini düşünüyordu Cora. Jockey bir pazar günü aniden doğum gününün geldiğini ilan ederek sürpriz yapar, doğum günü konusunda ne derse o olurdu. Bazen bahar yağmurlarının ortasında, bazen hasattan sonra ilan ederdi doğum gününü. Bazı yıllar ilan etmeyi atlar, unutur veya kişisel nedenlerle plantasyonun kutlamayı hak etmediğine karar verirdi. Kaprislerine kimse ses çıkarmazdı. Tanıdıkları en yaşlı siyah adam olması, beyaz adamın tezgâhlayıp yürürlüğe koyduğu irili ufaklı türlü işkenceden kurtulmuş olması yeterliydi. Bakışları bulanık, bacağı topaldı, sakat elinin parmakları bir küreğin sapını tutuyormuş gibi kıvrılıp kalmıştı ama hayattaydı.

Beyaz adamlar artık onu rahat bırakıyordu. Yaşlı Randall doğum günü kutlamaları hakkında hiçbir şey dememişti, araziyi devralınca James de sesini çıkarmadı. İdareci Connelly, o ay karısı ilan ettiği köle kızı alıp her pazar ortadan kaybolur, etrafta görünmezdi. Beyaz adamlar doğum günü konusunda sessizdi. Sanki pes etmiş veya gerçek özgürlüğün ödülünü acılı bir rahatlamaya çeviren küçük bir özgürlük hediye etmenin en ağır ceza olduğuna karar vermişlerdi.

Jockey’nin seçtiği tarihlerden biri er ya da geç gerçek doğum gününe de tesadüf edecekti herhalde. Yeterince uzun yaşarsa… Madem öyleydi, o zaman Cora da arada bir doğum günü için bir gün seçerse, belki seçimini gerçek doğum gününe denk getirebilirdi. Hatta bugün bile doğmuş olabilirdi. Peki beyaz adamın dünyasına doğduğun günü bilmek ne işe yarıyordu? Hatırlamaya değer bir şey değildi ki bu. Unutmak daha iyiydi.

“Cora.”

Kuzey kesiminden gelenlerin çoğu yemek başlayınca mutfağa giderken Caesar geride kalmıştı. İşte buradaydı. Plantasyona geldiği günden beri bu adamla konuşmasını gerektiren bir şey olmamıştı. Yeni köleleri Hob kadınlarına karşı hemen uyarırlardı zaten. Öylesi zaman kazandırıyordu.

“Konuşabilir miyiz?” diye sordu Caesar.

James Randall onu bir buçuk yıl önceki humma ölümlerinden sonra, başka üç köleyle birlikte gezici bir aracıdan almıştı. Çamaşırhanede çalışacak iki kadın ve tarlaya gönderilmek üzere Caesar ile Prince. Onun ahşap yonttuğunu, eğri yontma bıçaklarıyla çam bloklarını şekillendirdiğini görmüştü Cora. Köydeki daha can sıkıcı tiplerin arasına karışmıyordu ve Cora onun bazen evdeki hizmetçilerden Frances’la vakit geçirdiğini biliyordu. Hâlâ birlikte yatıyorlar mıydı acaba? Lovey bilirdi bunu. Lovey hâlâ küçüktü ama kadın erkek ilişkilerinin çetelesini tutar, gerçekleşmek üzere olan bütün anlaşmaları takip ederdi.

Cora onunla konuşmanın sakıncası olmadığına karar verdi. “Senin için ne yapabilirim Caesar?”

Caesar etrafta duyacak biri var mı diye bakmadan konuştu. Kimse olmadığını biliyordu çünkü öyle olmasını planlamıştı. “Kuzey’e dönüyorum,” dedi. “Çok yakında. Kaçacağım. Senin de gelmeni istiyorum.”

Cora bu eşek şakasının kimin fikri olabileceğini düşündü. “Sen Kuzey’e git ben yemeğe,” dedi.

Caesar nazikçe ama ısrarlı bir tavırla kolunu tuttu. Bedeni onun yaşındaki her tarla işçisi gibi ince ve güçlüydü ama gücünü hafif bir şeymiş gibi taşıyordu. Yüzü yuvarlak, burnu basık ve küçüktü. Güldüğü zaman beliren gamzelerin yerini anımsıyordu Cora. Bu ayrıntı neden aklında kalmıştı ki?

“Beni ihbar etmeyeceğin konusunda,” dedi Caesar, “sana güvenmek zorundayım. Ama yakında gidiyorum ve senin de gelmeni istiyorum. Bana şans getir diye.”

Künye

Boyut

13,50×19,50

Sayfa Sayısı

334

Çeviren

Begüm Kovulmaz

Özgün Ad

The Underground Railroad

Yazar

Colson Whitehead

Seri

Zamanın Ruhu